(Sondan 6.mektup)
Sana yazarken, belleğimde kalmış küçük detaylar canlanıyor nedense.
Neredeyse, Marcel Proust'un 'Geçmiş Zaman İzinde' ırmak-romanındaki o
küçücük detayları andıran detaylar üşüşüyor beynimin kıvrımlarına ve
parmaklarımın uçlarına. Çocukluğumda kalmış salçalık acı biberlerin
kokuları, Antakya Çarşıları'nın o serin gölgelikleri, çocukluğumda
öğrendiğim Arapça küfürler (komşularımızın hemen hepsi Arap'tı) , sonra
Antakya'nın ortasından geçen Asi Nehri üzerindeki köprüden geçerken
köprünün kenarındaki demir korkulukların arasından aşağıya düşme
korkusu. Ürkerdim hep o köprüden geçerken. Ürkümü belli etmemeye de
özen gösterirdim. Sonra, ne derlerdi? 'Çocuk korkuyor. Daha büyüyememiş
bu çocuk! ' derlerdi. Bu yılın Haziran ayında Antakya'ya gitmiştim. Ne
kadar da yersiz imiş meğer o korkum. Çocukluk işte! ... İşte bütün
bunları düşündürtüyorsun bana, sana yazarken. Bir yerde günlük tutmak
gibi bir şey oluyor sana yazmak. Bana göre en yetkin romanlardan biri
olan 'Körleşme'nin yazarı Elias Canetti, 'eğer günlük tutmasaydım, asla
yazar olamazdım' diyordu bir yerde. Bana her gün yazdırdığın için,
teşekkürler.
Düşündüm de... Acaba dedim kendi kendime, yoksa boynunu uzun uzun
öperken, boynunu ısırdım da, bu diş izleri neyin nesidir diye bir
soruya mı maruz kaldın diye. Umarım öyle bir şey yapmamışımdır. (Belki
de yapmışımdır, kim bilir? Belki de vampirlik henüz keşfetmediğim,
güdük kalmış yanlarımdan biridir) .
'İki bayram arası düğün olmaz' derler, belki doğrudur; ama iki
tercümanlık arasında iletişim olur. 1 buçuk saat sonraki tercümanlığım
öncesi, sana zaman ayırıp yazmak istedim tekrar.Yarım saat ulaşım için
ayırsam, hemen hemen 50 dakikam var sayılır. Kızımın odasını topladığım
için ve ayrıca biraz sonra da salonu toplayacağım için, umduğum kadar
uzun olmasa bile bu yazıt, gene de hiç yazmamaktan daha iyidir. (Kaç
kez 'bu son! Bir daha bu kıza oyuncak almayacağım! ' demiş olsam da,
gene de dayanamayıp oyuncak alıyorum kızıma. Odanın hali, her zaman
dağınık. Odasında yürürken, 1 santimetrekarelik boş bir yer bulana
aşkolsun) .
Biyolojik babam, ben küçükken beni ara sıra, kendisiyle birlikte iş
seyahatlerine götürürdü. O zamanlar, büyük amcam ile ortak oldukları
bir dükkan vardı. Antep'ten halı almaya gittiği bir sefer, beni de
götürmüştü. Sanıyorum 5 yaş civarındaydım. Antep-Antakya arası çalışan
bir minibüste, şapırdata şapırdata elma yediğimi hatırlıyorum. Yaşlı
bir adamın, bana hayranlıkla bakarak, 'Çocuğa bak! Ne de iştahla yiyor
elmayı! Ben küçükken, babamın bana elma alacak parası yoktu. Şimdi
benim kamyon dolusu elma alacak param var, ama elma yiyecek dişlerim
yok! ' demesini hatırlıyorum. Evet, işte böyle, dişlerimiz varken elma
yemeye çalışalım bence. Yoksa yarın öbür gün dişsiz kaldığımız zaman,
elmalara özlemle bakmak fazla da faydalı bir şey olmasa gerek.
O seyahatin hemen akabindeydi herhalde, nedenini hatırlayamıyorum,
biyolojik babam beni bir odun parçasıyla evire çevire dövmüştü. O
zamana kadar sevdiğim biyolojik babamdan, artık korkuyor olmuştum.
Sevginin yerine korku ikâme edilmişti. Ve artık biyolojik babamdan
korkmayacak yaşa geldiğim zaman, amansız bir nefret gelip yerleşti her
şeyin üzerine. Yaşımın ve yüreğimin giderek olgunlaştığını düşündüğüm
1995 yılından bu yana ise, O'na yalnızca acıyorum aslında. 'Zavallı
adam! ' diyorum. 'Zavallı adam! Çocuklarına kedi köpeğin yaptığı
babalık kadar bir babalığı dahi yapmaktan aciz adam' diyorum biyolojik
babam hakkında.
Seni değil belki, ama sana yazmayı özlüyorum. Bulabildiğim en küçük zaman kırıntısında, gene yazacağım sana.
Seni öpüyorum. Sonra saçının kokusunu doyasıya dolduruyorum ciğerlerime.
(Sondan 5. mektup)
“telefon numaramı en kısa sürede vereceğim...ama bir şartla bir
daha omzumu filan öpmeyeceksin..” diye yazıyorsun. Omzunu öptüğümün
farkında değildim. Hay Allah! Ben yalnızca senin boynunu uzun uzun
öpüyordum halbuki. Yoksa, farkında olmadan omuzlarını da mı öpmeye
başladım? ... Yoksa omuzlarından aşağılara uzanarak, oradan da... (Hani
uyurgezerler olur ya, uykudayken gezerler. Yoksa ben de uyku benzeri
bir halde yazarken,... Yoksa...) Tövbe tövbe. Fesupanallah!
Sözcüklerim sözcüklerinin boynunu uzun uzun öperken, sözcüklerimi
yazan kişi olarak sözcüklerini yazan senin boynunu uzun uzun öpmemin
bir sakıncasını göremiyorum. İçimin içindeki ses, senin içinin içindeki
sesin boynunu uzun uzun öperken, senin boynunu öpmemin “ayıp” bir
tarafını da görmekte güçlük çekiyorum.
Öpüşmenin “ayıp”lanacak / “ayıp”sanacak bir yönü bulunmuyor bana
göre. (Kızım haklı galiba. Ben de yeterince öpmediğim günler, karnımın
ağrıdığını hissediyorum) .
Yazdıklarım “ayıp” ötesi şeyler. “Ayıp” kavramını aşmaya yönelik
şeyler. [Bu bağlamda seksi nasıl algıladığımı da biraz izah etmeye
çalışayım. Bana göre seks dünyadaki en doğal şeyler listesinde belki de
ilk sırada yer alan bir olgudur. Ahmed Arif’in dizeleriyle: “Dostuna
yarasını gösterir gibi” / “bir salkım söğüde su verir gibi”dir bir
kadının bir erkeğe kendini vermesi ya da bir erkeğin kendini bir kadına
vermesi. (Tabii, hetero bir erkek olduğum için bu açıdan yazdım.
Mutlaka, homoseksüeller için de bu yazılanlar geçerlidir) . Seninle
olan iletişimim çerçevesinde bütünüyle doğal davrandığım için, sana
içimin içini açtığım için, bu tür şeyler yazmamın da oldukça doğal
olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, birbirimize yazdığımız şeylerin mahrem
kategorisine girdiği de göz önünde bulundurulursa, zaten çoktandır
birbirimize karşı “ayıp” ötesi bir konumlanış içerisinde bulunduğumuzu
da söyleyebiliriz. İşte bu noktada, telefon numaranı vermen için “şart”
koşmanı anlamakta güçlük çekiyorum) .
Woody Allen’in bir filminde geçiyordu. Birbirleriyle ilk kez
karşılaşılan bir randevu sırasında, “merhaba”dan ve karşılıklı
takdimden sonra, erkek kadına “haydi öpüşelim” demişti. Şaşkın bir yüz
ifadesini gören erkek, “daha sonrasını kolaylaştırmak için” yönlü bir
şeyler söylemişti kadına. Ve sonra öpüşmüşlerdi. İşte o öpücük, aradaki
bütün resmiyeti bir anda yıkmış ve birlikteliğin seyri de oldukça
doğallaşmış idi. Belki seninle ilk karşılaştığımızda, “haydi öpüşelim”
yerine “haydi sevişelim” demek gerekiyor. (Şu anda, kafama çantanı
indirdiğini hisseder gibiyim. Ya, dur! Ne yapıyorsun? Bu kadar şiddetli
vurman gerekmiyor en azından!)
Ne diyeyim? Yani, belediye otobüslerinde önündeki kadının arka
tarafına bir hayli sürtündükten sonra, kadının kendisine attığı ters
bakış karşısında “kusura bakma, bacım” diyen fordçu gibi mi
davranmalıyım sence? (Bunları yazarken, arabamın markasının Ford
olduğunu anımsadım. Başka bir bağlam kapsamında, Ford’çu sayılabilirim)
.
Seninle ilgili bir cinsel fantezim bulunmadığını, açık yüreklilikle
itiraf etmeliyim. Karşılıklı “chat”laşılan bir ortamda, sanal seks
denilen bir seks türünün olduğunun farkındayım. (Sadece farkında
olmakla kalmayıp, bu seks türünü denediğimi de itiraf etmeliyim ayrıca)
. Fakat, “e-mail aracılığıyla seks” fazlasıyla uzak bana. Ayrıca,
“tüpçüye, manava, pastacıya rezil olarak” ve “onların meraklı bakışları
arasında” girip çıktığın “evin tam karşısında”ki “minik net cafede”n ne
zaman göndereceğini bilmediğim e-maillerin gelene kadar da, ereksiyonun
saklı kalabilmesi de teknik açıdan mümkün değil. (Seninle ilgili cinsel
bir fantezi geliştirebilmem için, karşılaşmamız ve karşılıklı bir
elektriğin olduğunu hissetmem gerekiyor. Yoksa, hangi sözcükleri
kullanırsam kullanayım, bu sözcükleri yazarken, klavyenin çıkardığı
tıkırtılar, cinsel fantezilerin çok çok uzağında) .
Bunları yazıyorum. Bunları yazmaya cesaret edebiliyorum. En zayıf
yönlerimi gösterme cesareti gösteriyorum. En zayıf yanlarımı göstererek
güçlenmeye çalışıyorum. En zayıf yönlerimi göstererek insanlaşmaya
çalışıyorum. Ve Nâzım Hikmet’in bir şiirinde yazdığı gibi: “Bir yerlere
yaklaşıyorum / Bir yerlere yaklaşıyorum”.
Şairi kimdi, şimdi hatırlayamayacağım. Sorulu cevaplı bir şiirde
“insan ne zaman insandır” diye bir soruya, “en zayıf yanlarını
gizleyemediğinde” diye yanıt veriliyordu. İçimizdeki hayvanı ezmeden,
kırmadan, incitmeden, Ruhi Su’nun söylemiyle: “insana biz yeni geldik”.
Hoş geldik. İyi ki geldik. İyi ki geldik birbirimize.
Ben gene de senin boynunu uzun uzun öpmeye devam edeceğim. (Değil
mi ki, bir kadının boynuyla başlarım bir kadını sevmeye ben) .
Şimdi uyumam ve sabah erken kalkmam gerekiyor. Malum, ekmek parası.
Tekrar yazacağımı söylememe gerek yok.
Seni sevmek istiyorum. Sarılıyorum şimdi sana. Öpüyorum seni.
(Kafama çantanla vurmuş olsan bile, küsmüyorum sana. Bana ne? Bana ne?
Küsmeyeceğim işte sana!)
(Sondan 4. mektup)
Uzun yazamadım dün. Şimdi de çok uzun yazacak durumda değilim.
Malum, gündelik hayat içerisindeki koşturmaca. Kısa da olsa... gene de
yazmak istedim sana.
Biraz önce kızımı çocuk yuvasına bırakmadan önce, 'çabuk ol,
ayakkaplarını giy' cümlesini 2 defa söyledikten ve üçüncü defa söylemek
zorunda kaldıktan sonra, 'Kime söylüyorum? Duvara mı? ' diye sordum.
'Yok' dedi kızım, 'Duvar konuşur mu? ' diye de sordu çok bilmiş şey.
Buradan yola çıkarak, ben de evden çocuk yuvasına kadar olan mesafe
boyunca, 'Duvarın ahlâkı olur mu? ' diye düşünmekten kendimi alamadım.
Ahlâk taşlarından oluşan duvarları anlıyorum, ama duvarın ahlâkından
bahsedilemez herhalde. O tür duvarlar için, Nazım Hikmet 'vız gelir'
demişti bir zamanlar. Evet, Nazım Hikmet'e bir ekleme yapmak istiyorum:
tırıs da gider.
Bir de Ataol Behramoğlu'nun 'Kızıma Mektuplar' diye bir şiir
kitabından bir şiir hatırlıyorum. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi:
'İnsanlar da ülkelere benziyor / Yasaları var, sınırları / Kimi dağlık
bir arazidir / Kimi dümdüz / Kimi kıraç, kimi bereketli / Kiminin
sınırından sıkı pasaport denetimiyle girilebilir / Elini kolunu
sallayarak girersin kiminden içeri /... // Sonuçta ne küçümse insanları
kızım, / Ne de önemse gereğinden çok / Ama anlamaya çalış / Nedir
sınırlarının varabileceği son nokta / Nedir ve ne kadar genişleyebilir
yüzölçümleri'. (Belleğimde kaldığı kadarıyla böyleydi) . Seninle olan
iletişimimiz boyunca, sınırları karşılıklı olarak kaldırdığımızı
düşünüyorum. Bazı insanlarla iletişimler boyunca, etraflarını sadece
dikenli tellerle çevirmekle kalmadıklarını, fakat bir de mayın
döşediklerini de gözlemleyebildim. Üstelik, mümkün mü onlara 'sen' diye
hitap ederek konuşmak? (Kendilerini nerelerin Kralı ya da Kraliçesi
olarak algılıyorlarsa?)
Sevişmek, iki insanın yüzölçümlerini birleştirmesi, bütünleşmesi
olarak tanımlansa, doğru olur gibi geliyor bana. (Mekanik olarak
yapılan 'Çin işi, Japon işi, bunu yapan iki kişi, tak fişi, bitir işi'
ya da 'Git gel Konya 6 saat' tekerlemesiyle ilkgençlik yıllarımızda
özetlediğimiz bir eylem de değil bana göre sevişmek, her zaman. -Bazen
öyle olduğunu itiraf etmeliyim-. 'Açlık, büyük bir açlık' olduğunu
unutmamak bağlamında. Duygularla dürtülerin birleştiği bir sevişmek,
eğer çok güzel donatılmış bir masada sindire sindire yemek yemek ise,
salt karın doyurmak amacıyla 'fast food' yenilebilinecek zamanlar
olabileceğini de hesaba katmak gerek ama. 'Açlık, büyük bir açlık'ı
bastırmak adına...
Kadınlarla erkekler arasındaki önemli farklardan biri de bu olsa
gerek. Dürtülerden oluşan pastanın üzerinde mutlaka duygulardan mumlar
yanmalı. Tabii, erkekler açısından mum yenilemeyeceği için, asl'olan
pastadır. (Bu arada ben hiç mi hiç romantik olmayan bir adamımdır.
Yani, öyle çiçek almak, doğumgünlerini hatırlamak gibi inceliklerden
nasibini alamamış bir adamımdır. Gene de bir çok kişi beni çok romantik
bulur, ki ben de bunu anlamakta güçlük çekerim) .
Hımmm, ilerliyor yelkovan. Bu yazıtı burada kesmezsem, kimbilir nereye kadar uzayıp gidecek şimdi...
Muhtemelen, gece yazacağım sana tekrar. El ayak çekildikten sonra.
Bir başıma kaldıktan sonra. (O annende bulunan telefon hattı,
belirteceğin bir zaman diliminde sende kalamaz mı? Böylelikle senin
sesinin rengini de kulağımın ağacına ulayabilmem/ekleyebilmem mümkün
olabilir) . Sana şimdi dokunmakla kalmıyorum yalnızca, omuzlarını da okşuyorum. Sonra boynunu uzun uzun öpüyorum senin.
(Sondan 3.mektup)
Dün akşam sesini duymak iyi geldi. Ama, sanıyorum ki sana yazarken
kendimi daha rahat hissediyorum. (Daha doğrusu, yazarken gündelik
konuların çok ötesinde olan şeyler yazıyorum) . Konuşurken daha çok
gündelik konular konuşuluyor. Oysa yazarken, insanın “aman canım, bu da
söylenir mi? ” demeyeceği bir çok şey üşüşüyor parmak uçlarına. Sanki,
yazarken, yazan ben değilmişim gibi geliyor bana ara sıra. Fransız
antropolog Levi-Strauss “Yaban Düşünce” olarak Türkçe’ye de çevrilmiş
olan kitabı için: “Ben o kitabı yazmadım. O kitap, benim aracılığıyla
kendisini yazdırttı” demişti. (Söz arası, ne zaman antropoloji sözcüğü
zikredilse, ben de antropoloji eğitimi aldığımı anımsıyorum. “Hı, evet,
bende de var ondan” gibi bir şeyler söylediğim sanısına kapılıyorum
sonrasında) .
Dün, seninle konuştuktan sonra, kızımla “satranç” oynadık. Daha
doğrusu, satranç taşlarıyla oynadık. Kızıma yaklaşık 1 buçuk yıldır,
azimle satranç öğretmeye çalışıyorum. Taşların yerini uzun zamandır
öğrenmiş durumda zaten. Ama, satranç taşlarıyla oynamak daha çok hoşuna
gidiyor O’nun. Çocuk işte! (Genellikle satranç taşlarından etrafı
çikolatalı pasta yapıyor. Ve sonra da bu pastayı yermişiz gibi
yapıyoruz) . Yavaş yavaş taşların hareketini de öğretmeye çalışıyorum.
Dün, atların hareketini öğretirken, O’nun atının benim atımı oyun dışı
bırakmasından ötürü çok üzüldü. Benim atımın oyun dışı kalmasını,
“benim atım öldü” diye anlatmaya çalıştım. Atımı yere yüzü koyun bir
şekilde bırakmakla bunu da simgeleştirmiş oldum kendimce. Kızım, “senin
atın neden öldü? ” diye sordukça, mantıklı cevaplar bulmaya zorladım
kendimi. “Benim atım öldü. Çünkü senin atın benim atıma tekme attı”.
“Ama ölmesin senin atın. O da yaşasın” dedi. Ve sonra, 1 dakikalık
saygı duruşunu andırırcasına bir sessizlikten sonra, kızım satranç
taşlarından pasta yapmaya başladı.
Kızımın konuştuğu Türkçe ve Danca oldukça düzgün. Ara sıra bazı
sözcükler karışsa da, genelde Danca’yı konuşurken Türkçe sözcükler
karışmıyor işin içine. Dün, satranç taşlarıyla oynarken, Danca
konuşuyorduk. Satrançtaki fil, Danca’da koşucu anlamına gelen “löber”
sözcüğüyle karşılanıyor. Fakat, Danca konuşurken satrançtaki fil söz
konusu olduğunda “elefant” (fil) sözcüğünü kullandı. Aynı olguyu, daha
önce satranç taşlarıyla oynarken ve Türkçe konuşuyorken, Vezir’e
Kraliçe, Şah’a da Kral demesiyle de yaşamıştık. Sanıyorum ki, diller
arasındaki çizgiyi ne kadar kalın çizmeye çalışsak bile, beynin bir
noktasında, dillerin sarmaş dolaş olma durumlarını da yaşayabiliyoruz.
(Bu sarmaş dolaş olma halini, seninle yazışırken de hissedebiliyorum.
Sözcüklerimizin kenetlendiğini kurgulayabiliyorum. Sarmaş dolaş
olduklarını. Bir DNA-sarmalı gibi, artık ayrılmaz bütün
oluşturabildiklerini düşünebiliyorum) .
(Sondan 2. mektup)
Bir şeyi söylemeyi ihmal etmişim sana. Bana gönderdiğin resimlerden
birine dönüp dönüp bakıyorum. Kuzenin ve kardeşinin arasında, ağlamaklı
bir duruşun var. İşte o resmine hemen her gün bakıyorum. Sonra, seni
özlediğimin farkına varıyorum. (O resminde tarif edemeyeceğim kadar
güzelsin) .
O resimde ellerinin ne kadar güzel olduğu da dikkatimi çeken şeyler
arasında. Parmakların bir müzisyenin ellerini çağrıştırdı bana. Belki
de ancak bir keman virtüözünde bulunan parmaklardır senin parmakların.
(İlkokul ikinci sınıftayken mandolin kursu vardı okulda. O kadar çok
gitmek istemiştim ki. Tabii gönderilmemiştim. Sonra, aynı apartmanda
oturan komşu çocuğunun aradan bir kaç ay geçtikten sonra çaldığı
mandolinin seslerini büyük bir hüzünle dinlediğimi hatırlıyorum şimdi.
Ah, ben çocukken ne istemiştim de olmuştu ki zaten!) .
Yazmak en iyisi galiba. Telefonda konuşurken insan ister istemez
gündelik konuları konuşuyor. Oysa yazarken, gündelik kaygılar fazla da
yer kaplamıyor. Bu yüzden de belki yazarken insan daha bir damardan
olabiliyor.
Birazdan sabah telaşımız başlayacak. 1 saat 15 dakika sonra
tercümanlıkta hazır ve nazır bulunmak zorundayım. Daha öncesinde tabii
ki kızımı yuvaya bırakmalıyım.
Seni bir gün çok sevebileceğimi, sana bir gün deliler gibi aşık olabileceğimi hissediyorum ara sıra.
Bu kez seni ensenden öpmek geldi içimden. Uzun uzun öpüyorum seni.
(Son mektup)
Yaşadığın gelgitleri anlıyorum. Hangimiz yaşamıyoruz ki bu tür
gelgitleri? Hangimiz tam anlamıyla istediği şeyi elde edebiliyor ki?
Hep eksik olmuyor mu bir şeyler? Hep bir şeylerden kaçmıyor muyuz
gündelik hayat içerisinde? Hep o bizi her türlü tokada karşı koruyan
çelikten maskelerimizin arkasına saklanmıyor muyuz?
Senin sesini duymak da güzeldi. Nedir ki, telefonda konuşurken
tutuk konuşuyorum. (Uzun yıllar cezaevinde yatmış insanlara özgüdür
konuşurkenki bu tutukluk. Dostoyevski’den öğrendim bunu) . Yazarken
tutuk yazmıyorum ama. Dobra dobra yazabiliyorum. Coşkuyla, ama acıyla
da...
Elveda diyorsun. Ancak bu elveda’nın erken bir elveda olduğunu
düşünüyorum ben. Gene de, “beni rahat bırak” anlamında bir elveda ise
bu, tabii ki sana ve kendime duyduğum saygı gereği, seni rahatsız
etmeyi asla düşünemem. (“Beni rahatsız etme” anlamında söylediğin bir
elveda ise bu, seni rahatsız etmeyeceğim konusunda güvence verebilirim.
Ama bunun dışında, sana hiç bir şey konusunda hiç bir söz veremem) .
Birlikteliğimiz sürerse, şöyle yaparım, böyle yaparım diyemem. Verdiği
sözleri tutan biri olarak tanınan ben, söz verirken mutlaka bu sözü
yapabilirliğim hangi ölçüde diye mutlaka bir muhakemede bulunurum.
1984 yılında okuduğum bir öykü vardı. (O öyküyü bir yana
bırakırsak, kendisini pek edebiyatçı olarak göremediğim Ahmet Altan’dı
yazarı, eğer yanlış hatırlamıyorsam) . Bir aşk öyküsüydü. Bir fil ile
bir timsah arasındaki bir aşk öyküsü. Bir fil ile bir timsahın aşkı,
yaşadıkları orman için kabul edilebilecek bir şey olmadığından, fil ve
timsah kendi başlarına yaşayabilecekleri bir yere gitmeye karar
vermişlerdi. Yola koyuldular bir sabah. Az gittiler, uz gittiler. Sonra
bir göl kenarında, dinlenmek için durdular. Sonra öpüşmeye başladılar.
Fil, hortumuyla timsahın nefes borusunu gıdıklıyordu. Bu her ikisinin
de çok hoşuna gidiyordu. Zevkten ötürü kendilerinden geçmişlerdi. Bu
kendinden geçmişlik içerisinde fil, hortumunu giderek daha derine doğru
ilerletiyordu. Timsah, “nefes alamıyorum” demek için ağzını açıp
kapattığında, filin hortumu kesilmişti. Hortumu kesik fil, acı
içerisinde oradan uzaklaşırken, timsah boğularak ölmüştü. Yıllar sonra,
o gölün kenarında oturan hortumu kesik fil, durgun suya ve suya düşen
bir yaprağın suda oluşturduğu halkalara bakarak, “gene de güzeldi”
diyordu.
Hortumum kesilmeden, ben gideyim en iyisi diyorsan, kal diyemeyeceğim sana. Ama git de diyemeyeceğim.
“yapmamalıyız...sonu başından belli bir kırılganlığa acıya ve
hasrete kucak açmak bu...ben seni seversem..senin benim olmanı
isterim..” Belki de haklısın. Yapmamalıyız. Ama, bu şuna da benziyor:
Yolda bize bir arabanın çarpma ihtimali de olduğundan ötürü, evden
dışarı çıkmamalıyız.
Ben bir gemiyim. Bir limanda daha güvenlikte hissederim kendimi.
Nedir ki, bir gemi limanın birinde güvenlikte otursun diye de inşa
edilmemiştir. Bir geminin rüyası, denizleri ve okyanusları özlemekten
oluşur hep.
Sana benimsin diyorum. Ama bu sesleniş sen benim tapulu malımsın
anlamında bir sahipleniş değil. Sen benim içimin biriciğisin anlamında
bir sesleniş. (Biz hiç bir zaman birbirimizin tapulu malı olmayalım
seninle, olur mu?)
Aşk var mı aramızda? Şimdiden söyleyemem. Ten tene değmedikten
sonra, dil dile değmedikten sonra, bakış bakışa değmedikten sonra, bunu
söyleyebilmem güç. “İlk bakışta aşk”a değil, fakat “son bakışta aşk”a
inanırım ben. Son bakış aşkla doluysa, aşk vardır.
Heyecanlanan yalnızca sen değilsin, değildin. Ben de heyecanlıy(d)
ım. Ben de merak ediyor(d) um seni. Sevişirken yüzündeki ifadeyi merak
ediyorum senin. İniltilerini, gülümserken gözbebeklerindeki ışığın
alacağı şekli, hırçınlığını... Bedeninin en kuytu köşelerini merak
ediyorum senin.
Onat Kutlar'ın bir şiiri vardı. (Çevirisini bir Norveç edebiyat
dergisinde de yayınlatmıştım) . Aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi o
şiir: 'Vermeme imkan yok bana verdiklerini geri vermeye / Ama
ayrılırken bir hesaplaşma da gerekli / Bütün bu güzelliklerden bir
hatıra olarak / Sen beni al istersen, ben de seni'.
Ama, Özdemir Asaf’ın bir şiirinde yazdığı gibi: “Gene de sen
bilirsin Lavinia”. Verdiğin karar ne olursa olsun, saygı duyduğumu
belirterek, bu yazıtı da burada bitiriyorum. (Sabah en geç 8 buçukda
kızımı yuvaya bırakmış olmalıyım) .
Uzun uzun öpüyorum seni. Sadece boynundan, ensenden ve dudaklarından değil... Bütün bedenini öpüyorum senin.
Son olarak, bu aşkın bittiğinin ayırdında olduğumu da söylemek
istiyorum. Değil mi ki, zaten can çekişiyordu zaten olgunlaşmamış olan
bu aşk. Gene belleğimde kalan bir şiirle, (Akif Kurtuluş’un şiiriyle)
bitireyim: “Can çekişen aşkları da vurmalı / Vurmalı / Ve sıradan bir
intihar süsü vermeli”.
Hoşça kal. |