« Önceki |

4/8/2007

İtiraf

İtiraf


Yalan söyleyemem: Hep aklımdasın,
Hep düşünüyorum seni, diyemem.
Fakat bir şeyden emin olabilirsin:
Ara sıra düşünüyorum seni.
Ve seni düşünmelerim yopyoğun.

Hiçbir şeye çalışmıyorum: Ne seni unutmaya
Ne de seni anımsamaya.
Seni düşünmelerim tıpkı imgeler gibi
Birdenbire çıkagelir.
İstesem de istemesem de.

Hiçbir kötülüğün sana ulaşamayacağı
Yüreğimde taşırım seni.
Gene de ara sıra benimlesin,
Damarlarımda dolaşmana izin verdiğimde.
Sonra dönersin yüreğime yeniden.

Aklımdasın gecenin karanlığında,
Çimendeki şebnem gibi.
Anımsıyorum ılgıt ılgıt öpüşlerini
Yıldızlı gök altında itiraf ediyorum:
Seni seviyorum.


İsmail Haydar Aksoy
Breslau / Wroclaw. Temmuz 2007
Güney Batı Polonya.

17/5/2007

Yaşanmamış Günlerin Günlükleri'nden

Cuma günü:

Yaşadığım yön bulamama duygusu, bendeki kadınsı yönlerin arttığını düşündürttü bana. (Kadınlar, beyinlerinin daha çok sol yarı kürelerini kullanırlar. Oysa, yön bulma duyuları daha çok beynin sağ yarı küresine bağlı olan bir duyudur; ki erkekler beynin sağ yarı küresini daha fazla kullanırlar. Bu yüzden, haritada bir yeri bulma konusunda, ya da kuzey/güney – doğu/batı gibi yön duyguları konusunda erkekler kadınlardan çok daha fazla yetkindirler) .

Bugün de arabam bozuk olduğu için, gitmem gereken yere otobüs ve trenle gittim. Tabii, çantama da Kopenhag Büyük Bölgesi’ni sokak sokak gösteren harita-kitapçığı alarak. Sonra, arabayla normal koşullarda 20 dakika sürecek yere, nasıl olup da 2 saat gibi bir zamanda yetişemedim, hayretler içinde kaldım. Üstüne üstlük tamı tamına 41 dakika geç kaldım yetişmem gereken yere.

İnmem gereken istasyonda indim. Sonra, gitmem gereken yere, yürüyerek hayli hayli yetişebileceğimi düşündüm. Çünkü yetişmem için tam 35 dakikam vardı. Hatta, bir ara “bir yerlerde bir şeyler atıştırsam mı” diye de düşünmüştüm yol boyunca. Sonra, gitmem gereken istikamette ilerledikçe, aslında yürümem gereken yerin, 6 ya da 7 kilometre kadar bir mesafe olduğu sonucuna vardım. Tabii daha önce o yollardan arabayla geçtiğim için, yol o kadar uzun gelmemişti bana. Şimdi, öyle bir durumdaydım ki, ne bir otobüs bulabiliyordum ne de bir taksi gitmem gereken yere beni bir an götürebilecek. Sonra, Kopenhag Büyük Bölgesi’ni sokak sokak gösteren harita-kitapçığa baktım, ve gideceğim yere beni götürebilecek “kestirme” bir yol olduğu vargısına ulaştım. Bir ormanın kenarından geçerek, arkadan dolaşacak ve bir güreşçi gibi “2 puan alacak” ve de varmam gereken yere sadece 8 dakika gecikmeyle varmış olacaktım. Oysa, “kazın öteği ayağı” öyle değildi. Ormanın bittiği noktadan sonra, labirentlerden oluşan bir mahalle başlıyordu. Ulaşmam gereken yerin mavi bir kulesi vardı. O kuleyi, çıkmaz sokaklarda görebiliyordum. Nedir ki, oraya varabilmem mümkün değildi. Bahçeli evlerin bahçelerinden aşarak oraya varmayı düşündüm. Sonra, beni belki de evlerini soymaya gelmiş bir hırsız zannedebileceklerinden ürküntü duyarak, böylesi bir şeyi yapmaktan vazgeçtim. (Hem, bahçeli evlerin bahçeleri bitişikti. Belki 10 tane belki de daha fazla bahçeyi aşmam gerekiyordu) . Hangi sokağa baksam, çıkmaz bir sokaktı. İşte o zaman, çocukluğumdan hatırladığım bir Zülfü Livaneli şarkısı geçti içimden: “Düştüm bir ormana / Yol belli değil”. Orman neyse neydi de, bu çıkmaz sokaklar daha berbattı. Sonra, geri dönüş yoluna gelebildim. Artık kestirme yollar olabileceğini düşünemiyordum bile. Ne ki gene de, Kopenhag Büyük Bölgesi’ni sokak sokak gösteren harita-kitapçığa bakarak, bir kestirme yol olduğunu bu kez büyük bir kesinlikle söyleyebildim kendi kendime. Sonra, haksız çıkmadım tabii. Nedir ki labirentlerden oluşan bu bölgesinde kentin, kestirme yol aslında kestirme olmaktan uzaktı. Kestirme sanılan yol, aslında, normal yolla aynı uzunluğa eş değerdi. Ortada sadece bir yanılsama söz konusuydu. Tıpkı, labirentte burnu peynir kokusu alarak ilerleyen bir fare gibi duyumsadım kendimi. Sonra, 41 dakika gecikmeyle, yetiştim canhıraş bir halde 1 buçuk saat sürecek olan toplantıda tercümanlık yapmaya.

Sanıyorum, tercümanlık yaptığım müddetçe, kadınlarda gelişkin olan beynin sol yarı küresi, (ki bu aynı zamanda bir insanın kaç dili hangi ölçüde konuşabildiğini de belirleyebilen beynin yarı küresidir) , benim özelimde, beynimin sağ yarı küresini güdük bırakmaya başladı gibi. Yani beynimin kadınsı bölümü, erkeksi bölümümden baskın çıkmaya başladı gibi. (Bu durumun tabii ki, homoseksüelleşmekle ilgisi bulunmuyor) .



Cumartesi günü:

'Bugün yazmayacağım' diye yazarken de, aslında yazmış oluyor insan.


Pazar günü:

Arabam onarıldı. Ateşlemeyi sağlayan borular (ki benzinli arabalarda bunlara buji deniliyor) yandığı için, arabayı çalıştırabilmek mümkün olamamış. (Türkçe araba yedek parçalarının adlarını çoğunlukla bilmiyorum. Sanıyorum ki, Türkçe araba tamirciliği jargonunda bu ateşleme borularına “havuç” deniliyor. Ben de buradan yola çıkarak 75 beygir gücündeki arabamı harekete geçirecek “havuç” olmadığı için, arabam hareket etmiyordu, diye bir sonuca varıyorum. Arabamın içindeki hayvan demek ki aç kalmıştı ve bu yüzden de arabalıktan çıkmıştı) . Tahmin ettiğim gibi aküden kaynaklanan sorunlar değildi. (Eee, doğal olarak, akü de, ateşleme sağlanmadığı için, biraz sonra boşalıyordu. Hangi akü çeker bu kadar nazı?) . Bu arada arabanın mazot filtresi, hava filtresi ve ventilatör kayışı da değiştirildi. Şimdilik sorun yok gibi. 4 saat kadar sonra, deneme amacıyla arabayı tekrar çalıştıracağım. Sonra, uyumadan önce de deneyeceğim. Eğer sorun çıkarmadan çalışırsa, böylelikle rahatlıkla başımı yastığa koyup, uyuyabileceğim. (Bu durumda, arabanın yarın sabah işe giderken çalışabileceğinden biraz da olsa emin olabileceğim) .

Ahlâk duvarları çekmeni anlıyor içimdeki hayvan ve beynimdeki insan. Ama, ben içimdeki hayvanı açlıktan ölecek bir durumda mahrum bırakamayacak kadar insanım; içimdeki hayvanın tümüyle beynimdeki insan üzerindeki denetimi almasına izin vermeyecek/veremeyecek kadar insanım. Garip bir denge sorunu, insanın ne kadar insanlaşabildiğini belirleyebilmesi. Sanıldığı gibi, insanın içindeki hayvanı ezmesi, daha fazla insanlaşabilmesine yol açmıyor. Aksine, insanlıktan çıkmasına neden olabiliyor. (Kimsenin canı istedi diye “Tecavüzcü Coşkun” olduğunu sanmıyorum) . Osmanlı Medeni Hukuku “Mecelle”de şöyle bir şey yer alıyor: “Sıkışırsa, genleşir”. Evet, çok fazla da sıkmamak gerekiyor içimizdeki hayvanı. Yoksa, saldırganlaşabilir.



Pazartesi günü:

Babaannem bana genellikle 'İsmail ko' diye seslenirdi. (Kürtçe İsmail'ciğim böyle deniyor işte. Kimbilir belki de bana böyle seslenirsin zamanla sen de) .

İsmail adının Kürtçe karşılığı Sımme'dir. Tıpkı, Muhammed adının Türkçe karşılığının Mehemmed ve giderek Mehmet olduğu gibi. Antakya'da 2 amcam ve bizim toplu olarak oturduğumuz 3 bölmeli evin bize ait olan bölmesindeki avluda, kalbi delik olarak doğmuş kardeşim Cemal'in tedavisi için Ankara'ya gitmiş annem ve babamın yokluğunda, gökyüzündeki yıldızların üzerimize üzerimize hücum ettiğini sandığım bir akşam, babaannemin saçlarımı okşarken söylediği 'Sım ko' da, 'İsmail ko' anlamına geliyor bu yüzden. (Sonra, öldü Cemal. Ben O'na 'Sisi' derdim. Bir anlamı yoktu 'Sisi' sözcüğünün. Kim bilir, belki de bir anlamı vardı. Belki de 'Sisi' henüz keşfedilmemiş bir dilde 'Canım Kardeşim. N'olursun ölme. Ben seni çok seviyorum. Bak ölmezsen, sana şekerlerimin yarısını vereceğim. Çarşıda sana künefe de ısmarlayacağım' anlamına geliyordur) .

Kızının hasta olmasına üzüldüm. Dilerim tezcek iyileşir o mavi gözlü melek. (Çocukken ben çok sık hastalanırdım. Aslında hastalanmazdım. Hasta gibi görünürdüm. Çünkü, hasta gibi görünmek, şefkat görmek için başvurulması gereken bir yöntem idi. Şefkat göremeyeceğimi anladığımdan beri, hiç hastalanmadım ben. Ah, 'kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda') .



Salı günü:

Dün, benim kızım bir şiir söyledi. Bunun şiir olduğunun farkında mıydı değil miydi, bilemeyeceğim. Söylediği şiir şöyleydi: 'Baba, karnım ağrıyor. Çünkü seni yeterince öpmedim bugün'. (Kızımın ilk şiiri galiba. Daha önce, şiir söyledi de ben mi farkına varmadım acaba?)


Çarşamba günü:

Şimdi gecedir. Ve şimdi gene sana yazma zamanıdır. Giderek kendimi “Dr. Jeckyl ve Mr. Hyde” gibi duyumsuyorum. Geceleri şair yönü canavarca ortaya çıkan bir yaratık olarak algılamaya başladım artık kendimi. Yazdıklarım canavarca şeyler mi diye bir soru sormak da yerli yerinde olabilir belki. Ya da yaşadıklarım belki de? Yaşamak ve yazmak. (Aralarında zaman zaman fark bulamıyorum) .

Rilke “Genç Bir Şaire Mektuplar” adlı kitabında “Eğer bir gün dahi yazmadan durabilirim diyorsan, bu durumda şair değilsindir” yönlü bir şeyler söylüyordu. (Evet, gene belleğimde kaldığı kadarıyla yazdım. Kitaplarım, tavan arasında istiflenmiş duruyor. Elimi uzatıp alacağım mesafede değiller. İstersem tavan arasındaki o 2 odacığa gidip, gereken kitapları alabilirim. Ama...) O kadar çok günüm oldu ki benim hayatımda yazmadan geçirdiğim. O kadar çok günüm oldu ki benim şiirin çok uzağına düştüğüm. O kadar çok günüm oldu ki benim, o kadar çok gecem. Rilke’nin yazdığı ölçüt eğer geçerliyse, bu durumda bir şair değilim ben.



Perşembe günü:

Kasım ayı bitmek üzere. Biraz daha (çok değil, sadece 6 gün) sıkmam gerek dişlerimi. En nefret ettiğim ay Kasım ayı, neredeyse bitmek üzere. Henrik Nordbrandt adlı Danimarka’lı bir şair “15 ay var bir yılda” dedikten sonra, ayları Aralık ayından itibaren sıralamıştı bir dörtlüğünde. Son olarak Kasım ayına gelindiğinde ise, Kasım ayı, tam 4 defa yazılmıştı şiirin sonunda. Belki de sadece, bu Kuzey kentinde (ki “akşam erken iniyor” buraya ve diğer mahpushanelere) , hayatın ne kadar kasvetli olduğunu duyumsatan bu netameli atmosfer altında, Kasım ayı, sanki 4 ay uzunluğunda gibi yaşanabiliyor. Belki de Kasım ayında yanlış olan, eksik olan ya da fazla olan bir şey yoktur. Belki temel sorun Kasım ayının yaşandığı yer ve mekân sorununda düğümleniyordur. (Prag’ı gördükten sonra, daha iyi anladım Kafka’nın neden o kadar kasvetli romanlar yazdığını. Prag’da insan o kentin güzelliği ve büyülü doğası içerisinde küçücük hissediyor kendisini. Şehir büyüdükçe, insan küçülüyor. İnsan küçüldükçe, yalnızlık büyüyor. Yalnızlık büyüdükçe, gökyüzü daralıyor) .

Bazen kendimi “Körleşme” romanındaki Kien gibi duyumsuyorum. Kitapları arasında mesut yaşarken, kitaplarıyla yaşadığı hayat elinden alınmış Kien gibi. Sonum, bir yangın mı olur, bir tufan mı? Bilinmez.


Cuma günü:

Seni hiç görmedim uyurken, düşümde. Ama uyumaz iken kurduğum düşlerimde var senin yerin. Ellerin, o ağlamaklı duruşun. Sonra, seni öperken bana karşı koyan, ama aslında “daha çok öp beni, daha çok öp beni” demek isteyen, nedense cesaret bulamadığı için bunları söyleyemeyen dudakların. (Hayır, “beni önce öp, sonra doğur beni” bâbına değil bu öpücükler. Adındaki bir “y” harfini attığını gene bir şiirle duyuran, Türkçe yazan o Kürt şairin dizeleri hatırına da değil. 1989 yılı Mayıs ayı başlarında, Kadıköy’den Eminönü’ne giden bir vapurda görmüştüm o şairi. Nedense, yanına gidip söyleyememiştim: Biz de “Ne zaman hürlüğün barışın sevginin aşkına / Bir cıgara atmışsak denize / Sabaha kadar yandı durdu”) . Hayır, ne denize atılan cıgaralar adına, ne de doğurtan öpücükler adına. Henüz yazılmamış dizeler adına dudaklarına kondurduğum öpüş kuşlarım. İşte bütün bunlar süslüyor gündüz kurduğum düşleri. Sonra, sesin gelip konuyor o düş ağacımın tacına. Sonra, senin sesinle benim sesimin birbirine sarmalanması dolduruyor düşlerimi. Bir dna-sarmalı gibi mükemmelcesine dolanıyor sözcüklerimizin sarmaşıkları. Yazdıklarımla yazdıklarının tango yapan bir çift gibi kıvrılması, alıyor sonra düşlerimdeki resmi olmayan geçitteki yerlerini.


Cumartesi günü:

Bugün, ben de sesini duymak istedim senin. Bir ara telefonla aramayı da düşündüm seni. Sonra, vazgeçtim. Sesini özleme isteği, sesini duyma isteğine oranla baskın çıktı. Özleme isteğinin, gerçekleştirme isteğine baskın çıkması, karasevda denilen olguya işarettir. (Tıpkı, Derviş’in birinin bir kapının önünde durup, adamın birinden sevdiğini istemesi gibi. Adamın, “tamam verdim gitti kızımı sana” demesi üzerine, Derviş “yok” der, “ben sevdiğimi isterim; sevdiğimi bulmam gerek” der, ve Derviş yola revan yeniden) .


Pazar günü:

Bilge biri “yolculuk varmaktan yeğdir” demiş. (D.H.Lawrence aktarıyordu denemelerinin birinde. “Anka Kuşu”nda okumuştum) . Seninle çıktığımız yolculuk, sürsün hep. Sen, hep yanımda ol. Seninle belki de hiç varamayacağımız İthaki’yi arayalım birlikte. Sen, beni “çocukken yaban domuzunun bacağımda açtığı yarayla” tanıdın zaten. Çocukluktaki yaralarımız, kimlik belgelerimiz gibi.

Gel, sevgili. Gel, seninle “yanık yüzlülerin ülkesi”ne gidelim beraber. Gel, sevgili. Kulaklarımıza “balmumundan tıkaçlar” takınmadan gidelim seninle. İthaki’ye.


Kopenhag, Kasım 2005.

5/5/2007

Atlas Okyanusu’yla Konuşmalar


Sayısız ağzından sayısızca tükürük saçarak, sayısız toynağıyla Gambiya’nın kıyılarını teperek tökezliyordu saralı bir küheylan gibi Atlas Okyanusu. Yatıyordu her zamanki yerinde. Kollarıma alıp, eline yüzüne kolonyağı dökmek isterdim. Eline yüzüne su serpmek isterdim. Ne ki, hiçbir şey yoktu yanımda. (Gene çaresiz kalakalmıştım bir saralının yanında. Bir zamanlar Ankara’da, Abdi İpekçi Parkı’nda, göğe açılmış el heykelinin yanında da böyle bir saralı görmüştüm. Elini elime almaktan başka bir şey yapamamıştım o zaman da…)

Batı Afrika’nın yakıcı kış güneşi altında bir başımaydım şimdi saralı Atlas Okyanusu’yla. Tutmaya çalıştım sayısız ellerinden bazılarını. Çırpınıp duruyordu Atlas kendinden geçerek. Hırpanî giysiler içinde, bir sokak köşesinde kendi kusmuğu içinde yatan bir sarhoşa benziyordu. Birden sayısız gözleriyle baktı bana. Sayısız dudaklarından dökülen soruya yanıt istiyordu. Kendisine ne olduğunu sordu bana. Belli ki bilmiyordu saralı olduğunu. “Bayılmışsın” dedim. “Baksana kıyılardaki tükürüklere…” diye dikkatini çekmeye çalıştım. “Onlar tükürük değil, mürekkep” diye böldü konuşmamı. “Bu kıyılara yazıp yazıp duruyorum gördüğüm her şeyi, bu beyaz mürekkeple”.

Kıyılara çarpan ve geri dönen köpüklere baktım. Hiçbir zaman aynı hizada yazılmamıştı Atlas’ın yazdıkları. Yazı yazmayı yeni öğrenmiş bir çocuk gibi, bazen sayfanın tam ortasına yazmıştı, bazen de kenar çizgisinin en ucuna. Sanki aklımdan geçenleri okumuşcasına, “ben hiç okula gitmedim; okuma yazmayı kendi kendime öğrendim” dedi.

Kendine çeki düzen vermeye çalışarak, “Sen bakma benim böyle hırpanî görüntüme. Gün olur ben de bilirim ütülü bir çarşaf gibi durmasını, kolalanmış giysilerimle…” diyerek doğruldu Atlas.

“Neler gördün? ” diye sordum Atlas’a. “Neler yazıp durursun dalgalarınla? ” Derin derin içini çekerek, “anlatsam tarih olur, anlatmasam kahrolurum” dedi. Soluk soluğa kalmış bir küheylan gibi titriyordu sesi: “Bu kıyılarda çok zulümler yapıldı. Bu kıyılardan yola çıktı köle yüklü gemiler”. Sonra aklına gelen soruyu sormadan önce susması gerektiğini belli eden bir edayla sordu bana: “Sen bilir misin benim suyumun neden tuzlu olduğunu? ”. “Neden? ” diye sordum, sorduğu soruyu yanıtlamayı aklımdan dahi geçirmeden. “Benim tuzum insanların döktüğü gözyaşları ve terden ötürüdür. Bir insan ağladığında gözyaşları süzülür ve benim bir parçam olur. Enginliğime bak ve anla insanların ne denli gözyaşı döktüklerini” dedi bana Atlas, ve iççekme sırası şimdi bana geçmişti.

Üzüldüğümü anladığında, “gel, seninle kankardeş olalım” dedi bana Atlas. “Olalım” dedim. Sayısız bileklerinden birini uzattı bana. Belli belirsiz iki yara izi vardı uzattığı bileğinde. Sormama fırsat bırakmadan kendisi anlattı: “Bu gördüğün iki yara izi Nâzım Hikmet ve Pablo Neruda’yla kankardeş olduğum zamanlardan kalmadır. Şimdi iki çizgiyi birleştirerek seninle kankardeş olacağım” dedi bana Atlas. Gönenmiştim Atlas’ın bana da aynı bileği uzatmasından. Üzüntüm geçmişti artık.

Atlas’ın öfkesiyle bilenmiş bir deniz kabuğuyla kestim sol bileğimi. Karıştı kanım Atlas’ın kanına. Bir şarap lekesi gibi duruyordu kanım Atlas’ın o özel bileğinde.

Çağıldayarak ve kanayarak konuşuyordu Atlas. “Bana bir şişe şarap getir. Nicedir canım kırmızı şarap ister” dedi. Belki kanımın bileğinde bir şarap lekesi gibi durmasından ötürü aklına düşmüştür kırmızı şarap diye düşündüm. “Olur, akşama getiririm” dedim ve gitmek için izin istedim. “Git, ama akşama mutlaka gel” dedi. “Mutlaka geleceğim, kankardeşim, mutlaka geleceğim”.

“Ayaklarındaki mürekkebim kurumadan, diğer insanlara da anlat sana anlattıklarımı” dedi bana Atlas.

Söz verdim Atlas’a. Söz verdim kankardeşime. Sözümü yerine getiriyorum işte…



12 Şubat 2007
Bijilo Sahili / Gambiya.
 

İsmail Haydar Aksoy

5/5/2007

Yarım Kalmış Bir Aşkın Mektupları


(Sondan 6.mektup)

Sana yazarken, belleğimde kalmış küçük detaylar canlanıyor nedense. Neredeyse, Marcel Proust'un 'Geçmiş Zaman İzinde' ırmak-romanındaki o küçücük detayları andıran detaylar üşüşüyor beynimin kıvrımlarına ve parmaklarımın uçlarına. Çocukluğumda kalmış salçalık acı biberlerin kokuları, Antakya Çarşıları'nın o serin gölgelikleri, çocukluğumda öğrendiğim Arapça küfürler (komşularımızın hemen hepsi Arap'tı) , sonra Antakya'nın ortasından geçen Asi Nehri üzerindeki köprüden geçerken köprünün kenarındaki demir korkulukların arasından aşağıya düşme korkusu. Ürkerdim hep o köprüden geçerken. Ürkümü belli etmemeye de özen gösterirdim. Sonra, ne derlerdi? 'Çocuk korkuyor. Daha büyüyememiş bu çocuk! ' derlerdi. Bu yılın Haziran ayında Antakya'ya gitmiştim. Ne kadar da yersiz imiş meğer o korkum. Çocukluk işte! ... İşte bütün bunları düşündürtüyorsun bana, sana yazarken. Bir yerde günlük tutmak gibi bir şey oluyor sana yazmak. Bana göre en yetkin romanlardan biri olan 'Körleşme'nin yazarı Elias Canetti, 'eğer günlük tutmasaydım, asla yazar olamazdım' diyordu bir yerde. Bana her gün yazdırdığın için, teşekkürler.

Düşündüm de... Acaba dedim kendi kendime, yoksa boynunu uzun uzun öperken, boynunu ısırdım da, bu diş izleri neyin nesidir diye bir soruya mı maruz kaldın diye. Umarım öyle bir şey yapmamışımdır. (Belki de yapmışımdır, kim bilir? Belki de vampirlik henüz keşfetmediğim, güdük kalmış yanlarımdan biridir) .

'İki bayram arası düğün olmaz' derler, belki doğrudur; ama iki tercümanlık arasında iletişim olur. 1 buçuk saat sonraki tercümanlığım öncesi, sana zaman ayırıp yazmak istedim tekrar.Yarım saat ulaşım için ayırsam, hemen hemen 50 dakikam var sayılır. Kızımın odasını topladığım için ve ayrıca biraz sonra da salonu toplayacağım için, umduğum kadar uzun olmasa bile bu yazıt, gene de hiç yazmamaktan daha iyidir. (Kaç kez 'bu son! Bir daha bu kıza oyuncak almayacağım! ' demiş olsam da, gene de dayanamayıp oyuncak alıyorum kızıma. Odanın hali, her zaman dağınık. Odasında yürürken, 1 santimetrekarelik boş bir yer bulana aşkolsun) .

Biyolojik babam, ben küçükken beni ara sıra, kendisiyle birlikte iş seyahatlerine götürürdü. O zamanlar, büyük amcam ile ortak oldukları bir dükkan vardı. Antep'ten halı almaya gittiği bir sefer, beni de götürmüştü. Sanıyorum 5 yaş civarındaydım. Antep-Antakya arası çalışan bir minibüste, şapırdata şapırdata elma yediğimi hatırlıyorum. Yaşlı bir adamın, bana hayranlıkla bakarak, 'Çocuğa bak! Ne de iştahla yiyor elmayı! Ben küçükken, babamın bana elma alacak parası yoktu. Şimdi benim kamyon dolusu elma alacak param var, ama elma yiyecek dişlerim yok! ' demesini hatırlıyorum. Evet, işte böyle, dişlerimiz varken elma yemeye çalışalım bence. Yoksa yarın öbür gün dişsiz kaldığımız zaman, elmalara özlemle bakmak fazla da faydalı bir şey olmasa gerek.

O seyahatin hemen akabindeydi herhalde, nedenini hatırlayamıyorum, biyolojik babam beni bir odun parçasıyla evire çevire dövmüştü. O zamana kadar sevdiğim biyolojik babamdan, artık korkuyor olmuştum. Sevginin yerine korku ikâme edilmişti. Ve artık biyolojik babamdan korkmayacak yaşa geldiğim zaman, amansız bir nefret gelip yerleşti her şeyin üzerine. Yaşımın ve yüreğimin giderek olgunlaştığını düşündüğüm 1995 yılından bu yana ise, O'na yalnızca acıyorum aslında. 'Zavallı adam! ' diyorum. 'Zavallı adam! Çocuklarına kedi köpeğin yaptığı babalık kadar bir babalığı dahi yapmaktan aciz adam' diyorum biyolojik babam hakkında.

Seni değil belki, ama sana yazmayı özlüyorum. Bulabildiğim en küçük zaman kırıntısında, gene yazacağım sana.

Seni öpüyorum. Sonra saçının kokusunu doyasıya dolduruyorum ciğerlerime.



(Sondan 5. mektup)

“telefon numaramı en kısa sürede vereceğim...ama bir şartla bir daha omzumu filan öpmeyeceksin..” diye yazıyorsun. Omzunu öptüğümün farkında değildim. Hay Allah! Ben yalnızca senin boynunu uzun uzun öpüyordum halbuki. Yoksa, farkında olmadan omuzlarını da mı öpmeye başladım? ... Yoksa omuzlarından aşağılara uzanarak, oradan da... (Hani uyurgezerler olur ya, uykudayken gezerler. Yoksa ben de uyku benzeri bir halde yazarken,... Yoksa...) Tövbe tövbe. Fesupanallah!

Sözcüklerim sözcüklerinin boynunu uzun uzun öperken, sözcüklerimi yazan kişi olarak sözcüklerini yazan senin boynunu uzun uzun öpmemin bir sakıncasını göremiyorum. İçimin içindeki ses, senin içinin içindeki sesin boynunu uzun uzun öperken, senin boynunu öpmemin “ayıp” bir tarafını da görmekte güçlük çekiyorum.

Öpüşmenin “ayıp”lanacak / “ayıp”sanacak bir yönü bulunmuyor bana göre. (Kızım haklı galiba. Ben de yeterince öpmediğim günler, karnımın ağrıdığını hissediyorum) .

Yazdıklarım “ayıp” ötesi şeyler. “Ayıp” kavramını aşmaya yönelik şeyler. [Bu bağlamda seksi nasıl algıladığımı da biraz izah etmeye çalışayım. Bana göre seks dünyadaki en doğal şeyler listesinde belki de ilk sırada yer alan bir olgudur. Ahmed Arif’in dizeleriyle: “Dostuna yarasını gösterir gibi” / “bir salkım söğüde su verir gibi”dir bir kadının bir erkeğe kendini vermesi ya da bir erkeğin kendini bir kadına vermesi. (Tabii, hetero bir erkek olduğum için bu açıdan yazdım. Mutlaka, homoseksüeller için de bu yazılanlar geçerlidir) . Seninle olan iletişimim çerçevesinde bütünüyle doğal davrandığım için, sana içimin içini açtığım için, bu tür şeyler yazmamın da oldukça doğal olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, birbirimize yazdığımız şeylerin mahrem kategorisine girdiği de göz önünde bulundurulursa, zaten çoktandır birbirimize karşı “ayıp” ötesi bir konumlanış içerisinde bulunduğumuzu da söyleyebiliriz. İşte bu noktada, telefon numaranı vermen için “şart” koşmanı anlamakta güçlük çekiyorum) .

Woody Allen’in bir filminde geçiyordu. Birbirleriyle ilk kez karşılaşılan bir randevu sırasında, “merhaba”dan ve karşılıklı takdimden sonra, erkek kadına “haydi öpüşelim” demişti. Şaşkın bir yüz ifadesini gören erkek, “daha sonrasını kolaylaştırmak için” yönlü bir şeyler söylemişti kadına. Ve sonra öpüşmüşlerdi. İşte o öpücük, aradaki bütün resmiyeti bir anda yıkmış ve birlikteliğin seyri de oldukça doğallaşmış idi. Belki seninle ilk karşılaştığımızda, “haydi öpüşelim” yerine “haydi sevişelim” demek gerekiyor. (Şu anda, kafama çantanı indirdiğini hisseder gibiyim. Ya, dur! Ne yapıyorsun? Bu kadar şiddetli vurman gerekmiyor en azından!)

Ne diyeyim? Yani, belediye otobüslerinde önündeki kadının arka tarafına bir hayli sürtündükten sonra, kadının kendisine attığı ters bakış karşısında “kusura bakma, bacım” diyen fordçu gibi mi davranmalıyım sence? (Bunları yazarken, arabamın markasının Ford olduğunu anımsadım. Başka bir bağlam kapsamında, Ford’çu sayılabilirim) .

Seninle ilgili bir cinsel fantezim bulunmadığını, açık yüreklilikle itiraf etmeliyim. Karşılıklı “chat”laşılan bir ortamda, sanal seks denilen bir seks türünün olduğunun farkındayım. (Sadece farkında olmakla kalmayıp, bu seks türünü denediğimi de itiraf etmeliyim ayrıca) . Fakat, “e-mail aracılığıyla seks” fazlasıyla uzak bana. Ayrıca, “tüpçüye, manava, pastacıya rezil olarak” ve “onların meraklı bakışları arasında” girip çıktığın “evin tam karşısında”ki “minik net cafede”n ne zaman göndereceğini bilmediğim e-maillerin gelene kadar da, ereksiyonun saklı kalabilmesi de teknik açıdan mümkün değil. (Seninle ilgili cinsel bir fantezi geliştirebilmem için, karşılaşmamız ve karşılıklı bir elektriğin olduğunu hissetmem gerekiyor. Yoksa, hangi sözcükleri kullanırsam kullanayım, bu sözcükleri yazarken, klavyenin çıkardığı tıkırtılar, cinsel fantezilerin çok çok uzağında) .

Bunları yazıyorum. Bunları yazmaya cesaret edebiliyorum. En zayıf yönlerimi gösterme cesareti gösteriyorum. En zayıf yanlarımı göstererek güçlenmeye çalışıyorum. En zayıf yönlerimi göstererek insanlaşmaya çalışıyorum. Ve Nâzım Hikmet’in bir şiirinde yazdığı gibi: “Bir yerlere yaklaşıyorum / Bir yerlere yaklaşıyorum”.

Şairi kimdi, şimdi hatırlayamayacağım. Sorulu cevaplı bir şiirde “insan ne zaman insandır” diye bir soruya, “en zayıf yanlarını gizleyemediğinde” diye yanıt veriliyordu. İçimizdeki hayvanı ezmeden, kırmadan, incitmeden, Ruhi Su’nun söylemiyle: “insana biz yeni geldik”.

Hoş geldik. İyi ki geldik. İyi ki geldik birbirimize.

Ben gene de senin boynunu uzun uzun öpmeye devam edeceğim. (Değil mi ki, bir kadının boynuyla başlarım bir kadını sevmeye ben) .

Şimdi uyumam ve sabah erken kalkmam gerekiyor. Malum, ekmek parası.

Tekrar yazacağımı söylememe gerek yok.

Seni sevmek istiyorum. Sarılıyorum şimdi sana. Öpüyorum seni. (Kafama çantanla vurmuş olsan bile, küsmüyorum sana. Bana ne? Bana ne? Küsmeyeceğim işte sana!)



(Sondan 4. mektup)

Uzun yazamadım dün. Şimdi de çok uzun yazacak durumda değilim. Malum, gündelik hayat içerisindeki koşturmaca. Kısa da olsa... gene de yazmak istedim sana.

Biraz önce kızımı çocuk yuvasına bırakmadan önce, 'çabuk ol, ayakkaplarını giy' cümlesini 2 defa söyledikten ve üçüncü defa söylemek zorunda kaldıktan sonra, 'Kime söylüyorum? Duvara mı? ' diye sordum. 'Yok' dedi kızım, 'Duvar konuşur mu? ' diye de sordu çok bilmiş şey. Buradan yola çıkarak, ben de evden çocuk yuvasına kadar olan mesafe boyunca, 'Duvarın ahlâkı olur mu? ' diye düşünmekten kendimi alamadım. Ahlâk taşlarından oluşan duvarları anlıyorum, ama duvarın ahlâkından bahsedilemez herhalde. O tür duvarlar için, Nazım Hikmet 'vız gelir' demişti bir zamanlar. Evet, Nazım Hikmet'e bir ekleme yapmak istiyorum: tırıs da gider.

Bir de Ataol Behramoğlu'nun 'Kızıma Mektuplar' diye bir şiir kitabından bir şiir hatırlıyorum. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi: 'İnsanlar da ülkelere benziyor / Yasaları var, sınırları / Kimi dağlık bir arazidir / Kimi dümdüz / Kimi kıraç, kimi bereketli / Kiminin sınırından sıkı pasaport denetimiyle girilebilir / Elini kolunu sallayarak girersin kiminden içeri /... // Sonuçta ne küçümse insanları kızım, / Ne de önemse gereğinden çok / Ama anlamaya çalış / Nedir sınırlarının varabileceği son nokta / Nedir ve ne kadar genişleyebilir yüzölçümleri'. (Belleğimde kaldığı kadarıyla böyleydi) . Seninle olan iletişimimiz boyunca, sınırları karşılıklı olarak kaldırdığımızı düşünüyorum. Bazı insanlarla iletişimler boyunca, etraflarını sadece dikenli tellerle çevirmekle kalmadıklarını, fakat bir de mayın döşediklerini de gözlemleyebildim. Üstelik, mümkün mü onlara 'sen' diye hitap ederek konuşmak? (Kendilerini nerelerin Kralı ya da Kraliçesi olarak algılıyorlarsa?)

Sevişmek, iki insanın yüzölçümlerini birleştirmesi, bütünleşmesi olarak tanımlansa, doğru olur gibi geliyor bana. (Mekanik olarak yapılan 'Çin işi, Japon işi, bunu yapan iki kişi, tak fişi, bitir işi' ya da 'Git gel Konya 6 saat' tekerlemesiyle ilkgençlik yıllarımızda özetlediğimiz bir eylem de değil bana göre sevişmek, her zaman. -Bazen öyle olduğunu itiraf etmeliyim-. 'Açlık, büyük bir açlık' olduğunu unutmamak bağlamında. Duygularla dürtülerin birleştiği bir sevişmek, eğer çok güzel donatılmış bir masada sindire sindire yemek yemek ise, salt karın doyurmak amacıyla 'fast food' yenilebilinecek zamanlar olabileceğini de hesaba katmak gerek ama. 'Açlık, büyük bir açlık'ı bastırmak adına...

Kadınlarla erkekler arasındaki önemli farklardan biri de bu olsa gerek. Dürtülerden oluşan pastanın üzerinde mutlaka duygulardan mumlar yanmalı. Tabii, erkekler açısından mum yenilemeyeceği için, asl'olan pastadır. (Bu arada ben hiç mi hiç romantik olmayan bir adamımdır. Yani, öyle çiçek almak, doğumgünlerini hatırlamak gibi inceliklerden nasibini alamamış bir adamımdır. Gene de bir çok kişi beni çok romantik bulur, ki ben de bunu anlamakta güçlük çekerim) .

Hımmm, ilerliyor yelkovan. Bu yazıtı burada kesmezsem, kimbilir nereye kadar uzayıp gidecek şimdi...

Muhtemelen, gece yazacağım sana tekrar. El ayak çekildikten sonra. Bir başıma kaldıktan sonra. (O annende bulunan telefon hattı, belirteceğin bir zaman diliminde sende kalamaz mı? Böylelikle senin sesinin rengini de kulağımın ağacına ulayabilmem/ekleyebilmem mümkün olabilir) .
Sana şimdi dokunmakla kalmıyorum yalnızca, omuzlarını da okşuyorum. Sonra boynunu uzun uzun öpüyorum senin.



(Sondan 3.mektup)

Dün akşam sesini duymak iyi geldi. Ama, sanıyorum ki sana yazarken kendimi daha rahat hissediyorum. (Daha doğrusu, yazarken gündelik konuların çok ötesinde olan şeyler yazıyorum) . Konuşurken daha çok gündelik konular konuşuluyor. Oysa yazarken, insanın “aman canım, bu da söylenir mi? ” demeyeceği bir çok şey üşüşüyor parmak uçlarına. Sanki, yazarken, yazan ben değilmişim gibi geliyor bana ara sıra. Fransız antropolog Levi-Strauss “Yaban Düşünce” olarak Türkçe’ye de çevrilmiş olan kitabı için: “Ben o kitabı yazmadım. O kitap, benim aracılığıyla kendisini yazdırttı” demişti. (Söz arası, ne zaman antropoloji sözcüğü zikredilse, ben de antropoloji eğitimi aldığımı anımsıyorum. “Hı, evet, bende de var ondan” gibi bir şeyler söylediğim sanısına kapılıyorum sonrasında) .

Dün, seninle konuştuktan sonra, kızımla “satranç” oynadık. Daha doğrusu, satranç taşlarıyla oynadık. Kızıma yaklaşık 1 buçuk yıldır, azimle satranç öğretmeye çalışıyorum. Taşların yerini uzun zamandır öğrenmiş durumda zaten. Ama, satranç taşlarıyla oynamak daha çok hoşuna gidiyor O’nun. Çocuk işte! (Genellikle satranç taşlarından etrafı çikolatalı pasta yapıyor. Ve sonra da bu pastayı yermişiz gibi yapıyoruz) . Yavaş yavaş taşların hareketini de öğretmeye çalışıyorum. Dün, atların hareketini öğretirken, O’nun atının benim atımı oyun dışı bırakmasından ötürü çok üzüldü. Benim atımın oyun dışı kalmasını, “benim atım öldü” diye anlatmaya çalıştım. Atımı yere yüzü koyun bir şekilde bırakmakla bunu da simgeleştirmiş oldum kendimce. Kızım, “senin atın neden öldü? ” diye sordukça, mantıklı cevaplar bulmaya zorladım kendimi. “Benim atım öldü. Çünkü senin atın benim atıma tekme attı”. “Ama ölmesin senin atın. O da yaşasın” dedi. Ve sonra, 1 dakikalık saygı duruşunu andırırcasına bir sessizlikten sonra, kızım satranç taşlarından pasta yapmaya başladı.

Kızımın konuştuğu Türkçe ve Danca oldukça düzgün. Ara sıra bazı sözcükler karışsa da, genelde Danca’yı konuşurken Türkçe sözcükler karışmıyor işin içine. Dün, satranç taşlarıyla oynarken, Danca konuşuyorduk. Satrançtaki fil, Danca’da koşucu anlamına gelen “löber” sözcüğüyle karşılanıyor. Fakat, Danca konuşurken satrançtaki fil söz konusu olduğunda “elefant” (fil) sözcüğünü kullandı. Aynı olguyu, daha önce satranç taşlarıyla oynarken ve Türkçe konuşuyorken, Vezir’e Kraliçe, Şah’a da Kral demesiyle de yaşamıştık. Sanıyorum ki, diller arasındaki çizgiyi ne kadar kalın çizmeye çalışsak bile, beynin bir noktasında, dillerin sarmaş dolaş olma durumlarını da yaşayabiliyoruz. (Bu sarmaş dolaş olma halini, seninle yazışırken de hissedebiliyorum. Sözcüklerimizin kenetlendiğini kurgulayabiliyorum. Sarmaş dolaş olduklarını. Bir DNA-sarmalı gibi, artık ayrılmaz bütün oluşturabildiklerini düşünebiliyorum) .




(Sondan 2. mektup)

Bir şeyi söylemeyi ihmal etmişim sana. Bana gönderdiğin resimlerden birine dönüp dönüp bakıyorum. Kuzenin ve kardeşinin arasında, ağlamaklı bir duruşun var. İşte o resmine hemen her gün bakıyorum. Sonra, seni özlediğimin farkına varıyorum. (O resminde tarif edemeyeceğim kadar güzelsin) .

O resimde ellerinin ne kadar güzel olduğu da dikkatimi çeken şeyler arasında. Parmakların bir müzisyenin ellerini çağrıştırdı bana. Belki de ancak bir keman virtüözünde bulunan parmaklardır senin parmakların. (İlkokul ikinci sınıftayken mandolin kursu vardı okulda. O kadar çok gitmek istemiştim ki. Tabii gönderilmemiştim. Sonra, aynı apartmanda oturan komşu çocuğunun aradan bir kaç ay geçtikten sonra çaldığı mandolinin seslerini büyük bir hüzünle dinlediğimi hatırlıyorum şimdi. Ah, ben çocukken ne istemiştim de olmuştu ki zaten!) .

Yazmak en iyisi galiba. Telefonda konuşurken insan ister istemez gündelik konuları konuşuyor. Oysa yazarken, gündelik kaygılar fazla da yer kaplamıyor. Bu yüzden de belki yazarken insan daha bir damardan olabiliyor.

Birazdan sabah telaşımız başlayacak. 1 saat 15 dakika sonra tercümanlıkta hazır ve nazır bulunmak zorundayım. Daha öncesinde tabii ki kızımı yuvaya bırakmalıyım.

Seni bir gün çok sevebileceğimi, sana bir gün deliler gibi aşık olabileceğimi hissediyorum ara sıra.

Bu kez seni ensenden öpmek geldi içimden. Uzun uzun öpüyorum seni.




(Son mektup)

Yaşadığın gelgitleri anlıyorum. Hangimiz yaşamıyoruz ki bu tür gelgitleri? Hangimiz tam anlamıyla istediği şeyi elde edebiliyor ki? Hep eksik olmuyor mu bir şeyler? Hep bir şeylerden kaçmıyor muyuz gündelik hayat içerisinde? Hep o bizi her türlü tokada karşı koruyan çelikten maskelerimizin arkasına saklanmıyor muyuz?

Senin sesini duymak da güzeldi. Nedir ki, telefonda konuşurken tutuk konuşuyorum. (Uzun yıllar cezaevinde yatmış insanlara özgüdür konuşurkenki bu tutukluk. Dostoyevski’den öğrendim bunu) . Yazarken tutuk yazmıyorum ama. Dobra dobra yazabiliyorum. Coşkuyla, ama acıyla da...

Elveda diyorsun. Ancak bu elveda’nın erken bir elveda olduğunu düşünüyorum ben. Gene de, “beni rahat bırak” anlamında bir elveda ise bu, tabii ki sana ve kendime duyduğum saygı gereği, seni rahatsız etmeyi asla düşünemem. (“Beni rahatsız etme” anlamında söylediğin bir elveda ise bu, seni rahatsız etmeyeceğim konusunda güvence verebilirim. Ama bunun dışında, sana hiç bir şey konusunda hiç bir söz veremem) . Birlikteliğimiz sürerse, şöyle yaparım, böyle yaparım diyemem. Verdiği sözleri tutan biri olarak tanınan ben, söz verirken mutlaka bu sözü yapabilirliğim hangi ölçüde diye mutlaka bir muhakemede bulunurum.

1984 yılında okuduğum bir öykü vardı. (O öyküyü bir yana bırakırsak, kendisini pek edebiyatçı olarak göremediğim Ahmet Altan’dı yazarı, eğer yanlış hatırlamıyorsam) . Bir aşk öyküsüydü. Bir fil ile bir timsah arasındaki bir aşk öyküsü. Bir fil ile bir timsahın aşkı, yaşadıkları orman için kabul edilebilecek bir şey olmadığından, fil ve timsah kendi başlarına yaşayabilecekleri bir yere gitmeye karar vermişlerdi. Yola koyuldular bir sabah. Az gittiler, uz gittiler. Sonra bir göl kenarında, dinlenmek için durdular. Sonra öpüşmeye başladılar. Fil, hortumuyla timsahın nefes borusunu gıdıklıyordu. Bu her ikisinin de çok hoşuna gidiyordu. Zevkten ötürü kendilerinden geçmişlerdi. Bu kendinden geçmişlik içerisinde fil, hortumunu giderek daha derine doğru ilerletiyordu. Timsah, “nefes alamıyorum” demek için ağzını açıp kapattığında, filin hortumu kesilmişti. Hortumu kesik fil, acı içerisinde oradan uzaklaşırken, timsah boğularak ölmüştü. Yıllar sonra, o gölün kenarında oturan hortumu kesik fil, durgun suya ve suya düşen bir yaprağın suda oluşturduğu halkalara bakarak, “gene de güzeldi” diyordu.

Hortumum kesilmeden, ben gideyim en iyisi diyorsan, kal diyemeyeceğim sana. Ama git de diyemeyeceğim.

“yapmamalıyız...sonu başından belli bir kırılganlığa acıya ve hasrete kucak açmak bu...ben seni seversem..senin benim olmanı isterim..” Belki de haklısın. Yapmamalıyız. Ama, bu şuna da benziyor: Yolda bize bir arabanın çarpma ihtimali de olduğundan ötürü, evden dışarı çıkmamalıyız.

Ben bir gemiyim. Bir limanda daha güvenlikte hissederim kendimi. Nedir ki, bir gemi limanın birinde güvenlikte otursun diye de inşa edilmemiştir. Bir geminin rüyası, denizleri ve okyanusları özlemekten oluşur hep.

Sana benimsin diyorum. Ama bu sesleniş sen benim tapulu malımsın anlamında bir sahipleniş değil. Sen benim içimin biriciğisin anlamında bir sesleniş. (Biz hiç bir zaman birbirimizin tapulu malı olmayalım seninle, olur mu?)

Aşk var mı aramızda? Şimdiden söyleyemem. Ten tene değmedikten sonra, dil dile değmedikten sonra, bakış bakışa değmedikten sonra, bunu söyleyebilmem güç. “İlk bakışta aşk”a değil, fakat “son bakışta aşk”a inanırım ben. Son bakış aşkla doluysa, aşk vardır.

Heyecanlanan yalnızca sen değilsin, değildin. Ben de heyecanlıy(d) ım. Ben de merak ediyor(d) um seni. Sevişirken yüzündeki ifadeyi merak ediyorum senin. İniltilerini, gülümserken gözbebeklerindeki ışığın alacağı şekli, hırçınlığını... Bedeninin en kuytu köşelerini merak ediyorum senin.

Onat Kutlar'ın bir şiiri vardı. (Çevirisini bir Norveç edebiyat dergisinde de yayınlatmıştım) . Aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi o şiir: 'Vermeme imkan yok bana verdiklerini geri vermeye / Ama ayrılırken bir hesaplaşma da gerekli / Bütün bu güzelliklerden bir hatıra olarak / Sen beni al istersen, ben de seni'.

Ama, Özdemir Asaf’ın bir şiirinde yazdığı gibi: “Gene de sen bilirsin Lavinia”. Verdiğin karar ne olursa olsun, saygı duyduğumu belirterek, bu yazıtı da burada bitiriyorum. (Sabah en geç 8 buçukda kızımı yuvaya bırakmış olmalıyım) .

Uzun uzun öpüyorum seni. Sadece boynundan, ensenden ve dudaklarından değil... Bütün bedenini öpüyorum senin.
Son olarak, bu aşkın bittiğinin ayırdında olduğumu da söylemek istiyorum. Değil mi ki, zaten can çekişiyordu zaten olgunlaşmamış olan bu aşk. Gene belleğimde kalan bir şiirle, (Akif Kurtuluş’un şiiriyle) bitireyim: “Can çekişen aşkları da vurmalı / Vurmalı / Ve sıradan bir intihar süsü vermeli”.

Hoşça kal.
 

İsmail Haydar Aksoy

5/5/2007

Dönüşü Olmayan Bir Sevdanın Peşinde -1-


Yaşlı deniz kadar yaşlı gözleriyle baktı denize. Dolunay vardı. Gözleri yıldızlar kadar yakın olan kadının yüzü, yakamoz gibiydi. Yaşlı gözleriyle sarmaladı yaşlı gözlerini kadının.


Sadece şarap değildi dökülen gecede. Gecenin koyu kadehine akıyordu sevdanın kekre şarabı. Ve sadece şarap değildi kadını sarhoş eden. Sözcüklerin şarabıydı daha çok döndüren başını. Acının, özlemin ve sınanmaların imbiğinden damıtılan soylu bir içkiydi yürekten dökülen sözcüklerin şarabı.


Gece. Ve yüreği adamın bir tufandı artık. Sanki adamın yüreğine dökülen bütün çaylar, dereler ve ırmaklar taşmıştı, özlem dağlarının eriyen karlarından. Artık ne rüzgârda dağılan bir şeytan çiçeğiydi adam, ne de bir avukata ihtiyacı olmayan bir şeytan. Bir serseriydi gene, alıp başını giden. Ki alıp başını gitmelerin ustasıydı adam. Acıların gergefinde dokunmuştu kumaşı. Özlemlerin makasıyla biçilmişti. Ve her aşkın sonunda, alınmıştı boyunun ölçüsü. Şahittir bütün bunlara acemi mezuralar ve hoyrat terziler.


Denize baktı; yaşlı denize. Yüreğindeki tufan dinmişti artık. Yüreği kadar dingin, ama ne zaman hırçınlaşacağı bilinmez denize. Ve deniz, adamın yüreği kadar dingin ve engindi.


Pencereyi döven yağmur O’nu hatırlatıyordu. Bulutuna sıkışan yağmur da. Yağmur yemiş toprakların kokusu da hatırlatıyordu O’nu. Harran Ovası’nın damar damar çatlamış toprakları da. Efil efil esen ve saçlarını tarayan rüzgâr da O’nu hatırlatıyordu. Yaprağın bile kımıldamadığı o yaz günleri de.


Neruda’dan bir dize anımsıyordu adam. O “büyük kötü şair”den: “Issız toprağımda açan son gülümsün benim! ”. Anımsıyordu adam, “hiç de ıssız değil senin toprağın” denildiğini. “Ah, suskunum benim! ”. Şimdi suskunum işte gecenin karşısında. Çıplağım. Silâhsızım. Ve sönmüş dağlarda yanan ateşler.


İşte şimdi, dedi adam kendi kendine. İşte şimdi zamanıdır. Tufan yerine dönmüşse yürek, işte zamanıdır şimdi artık yola çıkmanın. Terkisinde imgeler… Matarasında sözcükler… Yüreğinde umutlar…


En çok kadını özlemeyi seviyordu adam. En çok O’nunla saatlerce konuşmadan, dokunmadan O’nu koklayabilmeyi seviyordu adam. Gözleri yıldızlar kadar yakın da olsa kadının, en çok gözyaşlarına dokunmayı seviyordu adam gözyaşlarıyla.


Delikanlıyken okuduğu bir kitabın başlığını anımsıyordu adam: “Sevmek dokunmaktır”. Hep dokunuyordu adam kadına. Hep. Yüreğe dokunan sözcüklerle. Yüreğe su veren, yüreği çelikleştiren sözcüklerle.


Adamın yüreğine giden bütün ırmaklara ebru olmuştu kadın. Ebru idi kadın adamın yüreğine. Ebruya kesmişti adamın bütün damarları.


Cehenneme dönmüşse yürek, artık Lethe’dir yüreğe akan bütün ırmakların adı, diye geçirdi içinden adam. Cehennem olsa da yürek, seni barındıran ırmakların adı ancak Kızılırmak olabilir ya da Dicle ya da Aras. Yüreğimin bütün ırmaklarında taşıyorum seni, kadınım. “Sol memenin altındaki cevahir”e dökülen zümrüt ırmaklarımda. Ve Tanrı bu ırmaklardan da yakın duruyordu. “Şahdamardan daha da yakın”.


Telefonda sana karşı çözüldüm demişti gözleri yıldızlar kadar yakın olan kadın. Bütün zerreciklerime, bütün atomlarıma ayrıldım. Gel ve topla beni demek istiyordu kadın. Bir de “gönlüm senin esirin” sözlerini de barındıran “Ayrılık” adlı türkü hislerimi anlatıyor diye yazmıştı kadın. Adamsa ayrılık sözcüğünün başına bir s harfi eklemişti. (Zaten şairler bunu hep yapıyordu. Kimi adından bir harfi, bir y harfini atıyor ve bunu bir şiirle duyuruyordu; kimiyse sözcükleri dönüştürüyordu) .


Bundan gayrı ayrılık demek sayrılık demekti. Sensiz geçen günlerde sayrı hissediyorum kendimi dememişti galiba adam kadına.


Bu gözlere hiçbir yerde rastlamadı adam. Bu yıldızlar kadar yakın olan gözlere. Tokat’ta bulunmadığından, yaşamaktan çok şey anlamış olan o şair gibi Tokat’ta rastlayamamıştı adam o gözlere. Ama ne zaman gökyüzüne baktıysa, o gözleri gördü hep. Bu yüzden, belki de salt bu yüzden bir “Yerçekimli Karanfil”i büyütüyoruz diye düşündü adam.


Seninle Taocular gibi öpüşmek istiyorum demişti adam kadına. Senin nefesinle benim nefesimin karışıp durduğu, dudaklarımızı birbirinden ayırmadan, senin ciğerinin benim benim ciğerimin senin olduğu bir vahdet-i vücut durumunu özlüyorum demişti adam kadına.


Senin bedenin Afrika kıtası kadar kadınsı diye söyleyememişti adam. Nil ırmağı senin deltandır ve piramitler senin Venüs tepeceğin diye söyleyememişti adam. Sadece söylenmiş sözcüklerin değil, henüz söylenmemiş sözcüklerin coşkusunu da barındırıyordu adam.

(Devam edecek)



(15-20 Aralık 2005. İçmeler/Bodrum)
 

İsmail Haydar Aksoy

5/5/2007

Dönüşü Olmayan Bir Sevdanın Peşinde -2-


Gece. Kopkoyu. Ama adamı kadına getiren yollar aydınlıktı. Adamı kadından ayıran bütün yollar karanlıktı. Kadının kızdığı zamanlardaki kararan bakışları gibi karanlıktı adamı kadından ayıran yollar. Simsiyah. (Ulaşım araçlarının farlarının ön tarafta olmasının en önemli nedeni, kavuşturan yolların aydınlık olması zorunluluğundan olsa gerek) .


Gece kopkoyu idi. Ama adamı kadına ulaştıran yollar aydınlıktı. ''Gönül Yarası'' adlı film gösteriliyordu otobüste. Adamınsa gönlündeki yarası sızlayıp duruyordu hep.


'Buralarda mobil telefonlara çağrı bırakmak seni düşünüyorum anlamına geliyormuş. Bu duruma göre senin telefonuna bir hayli çağrı bırakmam gerekiyor gün boyunca' diye yazmıştı adam kadına. Ve ondan sonra da sürekli olarak çağrı bırakıp durmuşlardı birbirlerine.


Dağla deniz arasına sıkışan bir ırmak gibiydi kadının bakışları. Üzerinden geçtiği her kayanın rengini alan binbir bakışı barındırır gibiydi kadının yüzü. Bal rengi gözlerin tadı, kar ile pekmez karışımının tadı gibiydi. İnsanın beynini bir an donduran, sonra yavaş yavaş ısıtan bir renk kıvamındaydı. Kar ile pekmez karışımı gibi. Adam sormuştu kadına: 'Sen biliyor musun yüzünün bir ırmak olduğunu? '. Ve gözyaşları, gözyaşları... Dünyanın bütün kuraklıklarına yetecek kadar gözyaşları vardı sonrasında. Adamın gözleri ise hem nemli hem de namluydu.


Gizli bir bahçede gizlice tutulan eller ve gizlice barındırılan düşünceler vardı. Gizli bahçede gizlenemeyen duygular ve gözyaşları da. Ve susarak onaylıyordu adam kadının gözyaşlarını ve dokunuyordu kadının gözyaşlarına içinin içindeki gözyaşlarıyla. Adam kadınla en çok ağlamayı paylaşmıştı belki de. En çok susmayı. Suskunca durmayı en çok.


Gözleri yıldızlar kadar yakın olan kadın, aynı zamanda binbir bakışlı bir kadındı. En çok ensesinden öpülmeyi seviyordu kadın. Ve adam sadece ensesinden öpmüyordu kadının. Ensesinden, ruhundan ve yüreğinden de öpüyordu kadının.


Adamla kadın birbirlerini sürekli düşünüp duruyorlardı. Uzayıp giden yollar boyunca ve kimsenin beklenmediği o terminaller boyunca düşünüp duruyordu adam kadını.


Bedeninin çarmıhında gerilmek istiyorum demişti adam kadına. Golgotha'daki İsa gibi. Bedeninde uyumak istiyorum. Bedeninde sönmek istiyorum. Bedeninde ölmek istiyorum. ''Ecce Homo''(''İşte İnsan'') denilebilsin diye, bedeninin her yanını şenlendirmek istiyorum demişti adam kadına.


Elimde olsa senin sancıyan tüm yaralarını söküp atmak isterdim demişti kadın adama. Birbirimize merhem olduk diye düşünmüştü adam. Kanayan yaralarımıza. Kabuk bağlamış ve irin toplamış yaralarımıza.


Sadece söylenen sözlerle değil, suskunlukla da iletişim kuruyordu kadın ve adam. Ve sevda akıp gidiyordu ebru tutmuş damarlarda. 'Ben miniminnacık bir kadınım işte' demişti kadın. 'Hayır, sen benim bedenimdeki bütün damarların toplamı kadar uzunsun' demişti adam. Damarlarındaydı kadın adamın. Ebruya kesmiş ırmaklar boyunca akıyordu kadın adamın deniz kadar engin yüreğine.


Yollar boyunca uzayıp duruyordu çıplak bedeni kadının. O diri beden yeryüzü gibi uzanıp duruyordu. Memelerin Toros dağlarının dorukları gibi diyememişti adam kadına. Dölyatağın senin uzayıp gidiyor bir kanal gibi diyememişti adam kadına. Panama Kanalı'ndan hiç geçmemişti adam. Panama Kanalı gibi senin dölyatağın diyememişti adam kadına. Bedenin bir dünya gibi senin diyememişti. O kadar çok şey vardı ki adamın kadına söylemediği... O kadar çok şey vardı ki adamla kadının birlikte yapamadığı... O kadar çok kent vardı ki el ele dolaşılmadık.


Aşka giden yollarda işaretler yoktu hiç. Karanlıktı yollar. Ama adamı kadına götüren bütün yollar apaydınlıktı. Gözleri yıldızlar kadar yakın olan kadın, tıpkı değişik zamanlarda değişik şekillerde görünen bir gezegen gibiydi. Yeryüzü gibiydi. O mavi yumurta gibiydi kadının yüzü.


Bir gün seninle birlikte Van'a gidelim demişti adam kadına. Uzun bir otobüs yolculuğundan sonra, Van'da bir kahvaltıhanede seninle uzun uzun susarak kahvaltı yapalım demişti adam kadına. Bunu demişti adam kadına. Ama sen benim içimin Şemdilli'sisin, Tatvan'ısın, Muş'usun diyememişti nedense. Sen benim yüreğimin Kürdistan'ısın da diyememişti nedense. 'Ez lı ta gelek pır hez dıkım' demişti adam kadına. Ve kadın Kürtçe bilmediği halde anlamıştı bunu. Zaten 'seni çok çok seviyorum' denildiğini anlamak için mutlaka söylenilen dili bilmek gerekmiyordu hiç.


'Issız bir adaya düşmeden yanıma alacağım üç şeyden biri sen olmasan bile, mutlaka hayalin olur senin' diye yazmıştı adam kadına. Ve adamın bir yanı 'deryada çalkalanır' dururdu.


Adam kadınla her yere gitmek istiyordu. Dünyanın bütün kentlerini kadınla birlikte gezmek istiyordu. Ve kadın adamın bir sözüyle dünyanın öbür ucuna gidebilecek kadar çok seviyordu adamı.


Uzakta şehrin ışıkları görünüyordu. Ve kırkikindi yağmurları boşanıyordu. Ve kırkikindi yağmurlarıyla diniyordu paranoya. Ve şehirde işler yolunda sevgilim diye geçiriyordu içinden adam.


Gene başladı sayrılık. Belki hep olacak bu sayrı olma durumu hayatımızda. Belki hep birbirimizden ayrı duracağız ve hep sayrı kalacağız.


Biliyorsun sevgili sevgilim 'ilk bakışta aşk'a inanmadığımı. İnandığım 'son bakışta aşk'tır ve son bakışmalarımız ''müthiş'' büyük bir aşkı barındırıyordu.


Sevgili sevgilim. Sen benim elimden düşen elma şekerimdin. Sen benim ulaşamadığım çikolatamdın. Sen benim harçlığımla alamadığım pamuk şekerimdin. Sen benim bayramlarda alınmamış olan urbalarım ve ayakkabılarımdın. Sen benim gönderilmediğim mandolin kursumdun. Sen benim her şeyim değildin belki. Ama sen benim bir şeylerimdin sonuçta.


Sevgili sevgilim. Belki bilmiyorsun: Seni ben bir erkek olarak kadınımsın gibi, bir baba olarak kızımsın gibi ve bir çocuk olarak annemsin gibi sevdim, seviyorum ve seveceğim. Başka türlü davranmak elimde değil.


Bunu da bilmeni istedim.



(26-29 Aralık 2005. Denizli) .
 

5/5/2007

Pablo Neruda’dan Çeviriler Yaparken

Biliyor musun Pablo,
bazen ağlıyorum şiirlerini çevirirken.
Ağlatıyorsun beni sonsuz imgelerinle.
O geniş şiir galaksinde
bir zerre gibi hissediyorum kendimi.
Yılmıyorum ama,
dolanıp duruyorum şiirlerinin çevresinde.

Şiir evreninin güneşisin sen Pablo.
Işığının dokunduğu her yer
dönüşür şiire.

Betimlediğin Amazon gibi
coşkunlaştırıyor yüreğimi bazen dizelerin.
En çok o haklı öfkeni anlıyorum senin.
Şiirlerinde gümbürdeyen talebini,
halk için, barış için, insan için...
Senin haklı öfken, bizim haklı öfkemizdir.
Anlıyorum ve anlatmaya çalışıyorum Pablo.

Sığınıyorum şiirlerine Pablo,
çocuğun sığındığı gibi babasına.
Biliyor musun Pablo,
babam yok benim. Babam sensin Pablo,
ve her gece uyumadan önce
ninni gibi şiirler söylüyorsun bana,
şiirlerinle dalıyorum uykuya.

Teşekkürler Pablo Baba.
Hamurumu şiirle yoğurduğun için.



İsmail Haydar Aksoy
21 Haziran 2006
Kopenhag – Danimarka.

5/5/2007

Gözlem

Anahtarlarıyla avunuyor kadın gururla
Anahtarlarıyla övünüyor
Gururlu kadın



(1994. Stockholm).
İsmail Haydar Aksoy

5/5/2007

Hal Böyle Böyle

Bir ele gereksinim duyduğum anlardan biriydi.
Ve gitgide yakınlaşan bir ışık gibi vardın yanıma.
Korkunun gölgesinde yeşeren bir ağaçtı sevi.

Ve yaşama ulanıyordu simit kokularıyla
Simitçi çocukların ciğerlerinden yükselen
sıcak soluklar.




(1991. Kopenhag).
İsmail Haydar Aksoy

5/5/2007

Alışılmadı!

Avuçlarımda dağılan kar gibiydi yüzün
Ve semazenler dönüyordu hüznün çevresinde
Geçtin ansızın öte yakasına ölümün
Yaşamaktan usanmış
Nereye gidersin böyle
Alıp başını giderek

Gözlerin
Mistik bir anlatım aracıdır artık

Nereye gidersin böyle
Alıp başını giderek
Yaşamaktan usanmış

Alışılır ölümlere de demiştin
Siyahlara bile alışılır
Günün birinde demiştin

Alışılmadı!



(1993. Kopenhag).
İsmail Haydar Aksoy