Yaşanmamış Günlerin Günlükleri'nden
Cuma günü:
Yaşadığım yön bulamama duygusu, bendeki kadınsı yönlerin arttığını
düşündürttü bana. (Kadınlar, beyinlerinin daha çok sol yarı kürelerini
kullanırlar. Oysa, yön bulma duyuları daha çok beynin sağ yarı küresine
bağlı olan bir duyudur; ki erkekler beynin sağ yarı küresini daha fazla
kullanırlar. Bu yüzden, haritada bir yeri bulma konusunda, ya da
kuzey/güney – doğu/batı gibi yön duyguları konusunda erkekler
kadınlardan çok daha fazla yetkindirler) .
Bugün de arabam bozuk olduğu için, gitmem gereken yere otobüs ve
trenle gittim. Tabii, çantama da Kopenhag Büyük Bölgesi’ni sokak sokak
gösteren harita-kitapçığı alarak. Sonra, arabayla normal koşullarda 20
dakika sürecek yere, nasıl olup da 2 saat gibi bir zamanda yetişemedim,
hayretler içinde kaldım. Üstüne üstlük tamı tamına 41 dakika geç kaldım
yetişmem gereken yere.
İnmem gereken istasyonda indim. Sonra, gitmem gereken yere,
yürüyerek hayli hayli yetişebileceğimi düşündüm. Çünkü yetişmem için
tam 35 dakikam vardı. Hatta, bir ara “bir yerlerde bir şeyler
atıştırsam mı” diye de düşünmüştüm yol boyunca. Sonra, gitmem gereken
istikamette ilerledikçe, aslında yürümem gereken yerin, 6 ya da 7
kilometre kadar bir mesafe olduğu sonucuna vardım. Tabii daha önce o
yollardan arabayla geçtiğim için, yol o kadar uzun gelmemişti bana.
Şimdi, öyle bir durumdaydım ki, ne bir otobüs bulabiliyordum ne de bir
taksi gitmem gereken yere beni bir an götürebilecek. Sonra, Kopenhag
Büyük Bölgesi’ni sokak sokak gösteren harita-kitapçığa baktım, ve
gideceğim yere beni götürebilecek “kestirme” bir yol olduğu vargısına
ulaştım. Bir ormanın kenarından geçerek, arkadan dolaşacak ve bir
güreşçi gibi “2 puan alacak” ve de varmam gereken yere sadece 8 dakika
gecikmeyle varmış olacaktım. Oysa, “kazın öteği ayağı” öyle değildi.
Ormanın bittiği noktadan sonra, labirentlerden oluşan bir mahalle
başlıyordu. Ulaşmam gereken yerin mavi bir kulesi vardı. O kuleyi,
çıkmaz sokaklarda görebiliyordum. Nedir ki, oraya varabilmem mümkün
değildi. Bahçeli evlerin bahçelerinden aşarak oraya varmayı düşündüm.
Sonra, beni belki de evlerini soymaya gelmiş bir hırsız
zannedebileceklerinden ürküntü duyarak, böylesi bir şeyi yapmaktan
vazgeçtim. (Hem, bahçeli evlerin bahçeleri bitişikti. Belki 10 tane
belki de daha fazla bahçeyi aşmam gerekiyordu) . Hangi sokağa baksam,
çıkmaz bir sokaktı. İşte o zaman, çocukluğumdan hatırladığım bir Zülfü
Livaneli şarkısı geçti içimden: “Düştüm bir ormana / Yol belli değil”.
Orman neyse neydi de, bu çıkmaz sokaklar daha berbattı. Sonra, geri
dönüş yoluna gelebildim. Artık kestirme yollar olabileceğini
düşünemiyordum bile. Ne ki gene de, Kopenhag Büyük Bölgesi’ni sokak
sokak gösteren harita-kitapçığa bakarak, bir kestirme yol olduğunu bu
kez büyük bir kesinlikle söyleyebildim kendi kendime. Sonra, haksız
çıkmadım tabii. Nedir ki labirentlerden oluşan bu bölgesinde kentin,
kestirme yol aslında kestirme olmaktan uzaktı. Kestirme sanılan yol,
aslında, normal yolla aynı uzunluğa eş değerdi. Ortada sadece bir
yanılsama söz konusuydu. Tıpkı, labirentte burnu peynir kokusu alarak
ilerleyen bir fare gibi duyumsadım kendimi. Sonra, 41 dakika
gecikmeyle, yetiştim canhıraş bir halde 1 buçuk saat sürecek olan
toplantıda tercümanlık yapmaya.
Sanıyorum, tercümanlık yaptığım müddetçe, kadınlarda gelişkin olan
beynin sol yarı küresi, (ki bu aynı zamanda bir insanın kaç dili hangi
ölçüde konuşabildiğini de belirleyebilen beynin yarı küresidir) , benim
özelimde, beynimin sağ yarı küresini güdük bırakmaya başladı gibi. Yani
beynimin kadınsı bölümü, erkeksi bölümümden baskın çıkmaya başladı
gibi. (Bu durumun tabii ki, homoseksüelleşmekle ilgisi bulunmuyor) .
Cumartesi günü:
'Bugün yazmayacağım' diye yazarken de, aslında yazmış oluyor insan.
Pazar günü:
Arabam onarıldı. Ateşlemeyi sağlayan borular (ki benzinli
arabalarda bunlara buji deniliyor) yandığı için, arabayı
çalıştırabilmek mümkün olamamış. (Türkçe araba yedek parçalarının
adlarını çoğunlukla bilmiyorum. Sanıyorum ki, Türkçe araba tamirciliği
jargonunda bu ateşleme borularına “havuç” deniliyor. Ben de buradan
yola çıkarak 75 beygir gücündeki arabamı harekete geçirecek “havuç”
olmadığı için, arabam hareket etmiyordu, diye bir sonuca varıyorum.
Arabamın içindeki hayvan demek ki aç kalmıştı ve bu yüzden de
arabalıktan çıkmıştı) . Tahmin ettiğim gibi aküden kaynaklanan sorunlar
değildi. (Eee, doğal olarak, akü de, ateşleme sağlanmadığı için, biraz
sonra boşalıyordu. Hangi akü çeker bu kadar nazı?) . Bu arada arabanın
mazot filtresi, hava filtresi ve ventilatör kayışı da değiştirildi.
Şimdilik sorun yok gibi. 4 saat kadar sonra, deneme amacıyla arabayı
tekrar çalıştıracağım. Sonra, uyumadan önce de deneyeceğim. Eğer sorun
çıkarmadan çalışırsa, böylelikle rahatlıkla başımı yastığa koyup,
uyuyabileceğim. (Bu durumda, arabanın yarın sabah işe giderken
çalışabileceğinden biraz da olsa emin olabileceğim) .
Ahlâk duvarları çekmeni anlıyor içimdeki hayvan ve beynimdeki
insan. Ama, ben içimdeki hayvanı açlıktan ölecek bir durumda mahrum
bırakamayacak kadar insanım; içimdeki hayvanın tümüyle beynimdeki insan
üzerindeki denetimi almasına izin vermeyecek/veremeyecek kadar insanım.
Garip bir denge sorunu, insanın ne kadar insanlaşabildiğini
belirleyebilmesi. Sanıldığı gibi, insanın içindeki hayvanı ezmesi, daha
fazla insanlaşabilmesine yol açmıyor. Aksine, insanlıktan çıkmasına
neden olabiliyor. (Kimsenin canı istedi diye “Tecavüzcü Coşkun”
olduğunu sanmıyorum) . Osmanlı Medeni Hukuku “Mecelle”de şöyle bir şey
yer alıyor: “Sıkışırsa, genleşir”. Evet, çok fazla da sıkmamak
gerekiyor içimizdeki hayvanı. Yoksa, saldırganlaşabilir.
Pazartesi günü:
Babaannem bana genellikle 'İsmail ko' diye seslenirdi. (Kürtçe
İsmail'ciğim böyle deniyor işte. Kimbilir belki de bana böyle
seslenirsin zamanla sen de) .
İsmail adının Kürtçe karşılığı Sımme'dir. Tıpkı, Muhammed adının
Türkçe karşılığının Mehemmed ve giderek Mehmet olduğu gibi. Antakya'da
2 amcam ve bizim toplu olarak oturduğumuz 3 bölmeli evin bize ait olan
bölmesindeki avluda, kalbi delik olarak doğmuş kardeşim Cemal'in
tedavisi için Ankara'ya gitmiş annem ve babamın yokluğunda,
gökyüzündeki yıldızların üzerimize üzerimize hücum ettiğini sandığım
bir akşam, babaannemin saçlarımı okşarken söylediği 'Sım ko' da,
'İsmail ko' anlamına geliyor bu yüzden. (Sonra, öldü Cemal. Ben O'na
'Sisi' derdim. Bir anlamı yoktu 'Sisi' sözcüğünün. Kim bilir, belki de
bir anlamı vardı. Belki de 'Sisi' henüz keşfedilmemiş bir dilde 'Canım
Kardeşim. N'olursun ölme. Ben seni çok seviyorum. Bak ölmezsen, sana
şekerlerimin yarısını vereceğim. Çarşıda sana künefe de ısmarlayacağım'
anlamına geliyordur) .
Kızının hasta olmasına üzüldüm. Dilerim tezcek iyileşir o mavi
gözlü melek. (Çocukken ben çok sık hastalanırdım. Aslında
hastalanmazdım. Hasta gibi görünürdüm. Çünkü, hasta gibi görünmek,
şefkat görmek için başvurulması gereken bir yöntem idi. Şefkat
göremeyeceğimi anladığımdan beri, hiç hastalanmadım ben. Ah, 'kapanmaz
yağmurun açtığı yaralar çocuklarda') .
Salı günü:
Dün, benim kızım bir şiir söyledi. Bunun şiir olduğunun farkında
mıydı değil miydi, bilemeyeceğim. Söylediği şiir şöyleydi: 'Baba,
karnım ağrıyor. Çünkü seni yeterince öpmedim bugün'. (Kızımın ilk şiiri
galiba. Daha önce, şiir söyledi de ben mi farkına varmadım acaba?)
Çarşamba günü:
Şimdi gecedir. Ve şimdi gene sana yazma zamanıdır. Giderek kendimi
“Dr. Jeckyl ve Mr. Hyde” gibi duyumsuyorum. Geceleri şair yönü
canavarca ortaya çıkan bir yaratık olarak algılamaya başladım artık
kendimi. Yazdıklarım canavarca şeyler mi diye bir soru sormak da yerli
yerinde olabilir belki. Ya da yaşadıklarım belki de? Yaşamak ve yazmak.
(Aralarında zaman zaman fark bulamıyorum) .
Rilke “Genç Bir Şaire Mektuplar” adlı kitabında “Eğer bir gün dahi
yazmadan durabilirim diyorsan, bu durumda şair değilsindir” yönlü bir
şeyler söylüyordu. (Evet, gene belleğimde kaldığı kadarıyla yazdım.
Kitaplarım, tavan arasında istiflenmiş duruyor. Elimi uzatıp alacağım
mesafede değiller. İstersem tavan arasındaki o 2 odacığa gidip, gereken
kitapları alabilirim. Ama...) O kadar çok günüm oldu ki benim hayatımda
yazmadan geçirdiğim. O kadar çok günüm oldu ki benim şiirin çok uzağına
düştüğüm. O kadar çok günüm oldu ki benim, o kadar çok gecem. Rilke’nin
yazdığı ölçüt eğer geçerliyse, bu durumda bir şair değilim ben.
Perşembe günü:
Kasım ayı bitmek üzere. Biraz daha (çok değil, sadece 6 gün) sıkmam
gerek dişlerimi. En nefret ettiğim ay Kasım ayı, neredeyse bitmek
üzere. Henrik Nordbrandt adlı Danimarka’lı bir şair “15 ay var bir
yılda” dedikten sonra, ayları Aralık ayından itibaren sıralamıştı bir
dörtlüğünde. Son olarak Kasım ayına gelindiğinde ise, Kasım ayı, tam 4
defa yazılmıştı şiirin sonunda. Belki de sadece, bu Kuzey kentinde (ki
“akşam erken iniyor” buraya ve diğer mahpushanelere) , hayatın ne kadar
kasvetli olduğunu duyumsatan bu netameli atmosfer altında, Kasım ayı,
sanki 4 ay uzunluğunda gibi yaşanabiliyor. Belki de Kasım ayında yanlış
olan, eksik olan ya da fazla olan bir şey yoktur. Belki temel sorun
Kasım ayının yaşandığı yer ve mekân sorununda düğümleniyordur. (Prag’ı
gördükten sonra, daha iyi anladım Kafka’nın neden o kadar kasvetli
romanlar yazdığını. Prag’da insan o kentin güzelliği ve büyülü doğası
içerisinde küçücük hissediyor kendisini. Şehir büyüdükçe, insan
küçülüyor. İnsan küçüldükçe, yalnızlık büyüyor. Yalnızlık büyüdükçe,
gökyüzü daralıyor) .
Bazen kendimi “Körleşme” romanındaki Kien gibi duyumsuyorum.
Kitapları arasında mesut yaşarken, kitaplarıyla yaşadığı hayat elinden
alınmış Kien gibi. Sonum, bir yangın mı olur, bir tufan mı? Bilinmez.
Cuma günü:
Seni hiç görmedim uyurken, düşümde. Ama uyumaz iken kurduğum
düşlerimde var senin yerin. Ellerin, o ağlamaklı duruşun. Sonra, seni
öperken bana karşı koyan, ama aslında “daha çok öp beni, daha çok öp
beni” demek isteyen, nedense cesaret bulamadığı için bunları
söyleyemeyen dudakların. (Hayır, “beni önce öp, sonra doğur beni”
bâbına değil bu öpücükler. Adındaki bir “y” harfini attığını gene bir
şiirle duyuran, Türkçe yazan o Kürt şairin dizeleri hatırına da değil.
1989 yılı Mayıs ayı başlarında, Kadıköy’den Eminönü’ne giden bir
vapurda görmüştüm o şairi. Nedense, yanına gidip söyleyememiştim: Biz
de “Ne zaman hürlüğün barışın sevginin aşkına / Bir cıgara atmışsak
denize / Sabaha kadar yandı durdu”) . Hayır, ne denize atılan cıgaralar
adına, ne de doğurtan öpücükler adına. Henüz yazılmamış dizeler adına
dudaklarına kondurduğum öpüş kuşlarım. İşte bütün bunlar süslüyor
gündüz kurduğum düşleri. Sonra, sesin gelip konuyor o düş ağacımın
tacına. Sonra, senin sesinle benim sesimin birbirine sarmalanması
dolduruyor düşlerimi. Bir dna-sarmalı gibi mükemmelcesine dolanıyor
sözcüklerimizin sarmaşıkları. Yazdıklarımla yazdıklarının tango yapan
bir çift gibi kıvrılması, alıyor sonra düşlerimdeki resmi olmayan
geçitteki yerlerini.
Cumartesi günü:
Bugün, ben de sesini duymak istedim senin. Bir ara telefonla
aramayı da düşündüm seni. Sonra, vazgeçtim. Sesini özleme isteği,
sesini duyma isteğine oranla baskın çıktı. Özleme isteğinin,
gerçekleştirme isteğine baskın çıkması, karasevda denilen olguya
işarettir. (Tıpkı, Derviş’in birinin bir kapının önünde durup, adamın
birinden sevdiğini istemesi gibi. Adamın, “tamam verdim gitti kızımı
sana” demesi üzerine, Derviş “yok” der, “ben sevdiğimi isterim;
sevdiğimi bulmam gerek” der, ve Derviş yola revan yeniden) .
Pazar günü:
Bilge biri “yolculuk varmaktan yeğdir” demiş. (D.H.Lawrence
aktarıyordu denemelerinin birinde. “Anka Kuşu”nda okumuştum) . Seninle
çıktığımız yolculuk, sürsün hep. Sen, hep yanımda ol. Seninle belki de
hiç varamayacağımız İthaki’yi arayalım birlikte. Sen, beni “çocukken
yaban domuzunun bacağımda açtığı yarayla” tanıdın zaten. Çocukluktaki
yaralarımız, kimlik belgelerimiz gibi.
Gel, sevgili. Gel, seninle “yanık yüzlülerin ülkesi”ne gidelim
beraber. Gel, sevgili. Kulaklarımıza “balmumundan tıkaçlar” takınmadan
gidelim seninle. İthaki’ye.
Kopenhag, Kasım 2005.